pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 EBEDİ HAYAT AHİRET

23 Şubat 2025 Pazar

CENNETE NASIL GİRİLİR?



CENNET:
Yeşillik bol bostan gölgeli hurmalık bağlık anlamındadır. Peygamberin davetine uyarak iman edip dünya ve ahirete ait işleri kulluk vaazifelerini... elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttaki kişiler için hazırlanmış bir huzur ve saadet yurdudur. Kısaca Ahirette nimetler yurdunun adıdır. Çoğulu cinan ve cennattır. Kuran-ı kerim ve hadislerde cennet çeşitli şekillerde tasvir edilmiştir.
1-AYET: (tevbe.72)'Altlarından ırmaklar akan birbiri üzerine bina edilmiş yüksek köşkler güzel meskenler.''
2-AYET: (rahman.53-54)''Türlü ağaç ve meyvelere sahip akar kaynaklara görünüşü ve kokusu güzel isteyenlerin yanına kadar sarktığından koparılması kolay türlü bol meyvelere sahip''
Ayrıca bakınız(tur.21)(zuhruf71)(saffat.47)
4-AYET: (Vakıa.25-269'' Onlar cennette ne bir boş laf işitirler nede bir hezeyan ancak bir söz işitirler selam''
Ayrıca bakınız(hicr.47-48)5- Cennetin güzellikleri tarif edilemez(insan.112)6- Cennette müminler Allahı görecektir.(kıyame.22-23)7- Cennet şu anda mevcuttur.(aliimran.133)
Ayrıca bakınız (aliimran.133)- (rad.20-23)-(ahkaf.15)-(tahrim.8)-(bakara.154)-(kaf.31.32)HADİS: Cennet 7 tabakadır.
1-Cennetünnaim(şuara.85)
2-Cennetül adn(beyyine.8)
3-Cennetül firdevs(kehf.107)
4-Cennetül meva(secde.19)(necm.15)
5- Carüsselam(yunus.25)(enam.107)
6-Darul huid(fatır.35)
7- Cennetül baki
CENNETE NASIL GİRİLİR?

Mü’minlerin Cennet’e girmesi, Allah Teâlâ’nın lûtf u ihsânıyladır. Nitekim Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında:

“–Hiç kimse amel ve ibadeti sayesinde Cennet’e giremez!” buyurmuştu.

Ashâb-ı kirâm hayretle:

“–Siz de mi yâ Rasûlâllah?” diye sordular. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Evet ben de!.. Meğer ki Rabbimin lûtf-i ilâhîsi imdâda yetişe!.. Zira O’nun fazlı, rahmet ve mağfireti beni bürümedikçe ben de Cennet’e giremem! Yaptığım ameller beni de kurtaramaz!..” buyurdular. (Buhârî, Rikāk, 18; Müslim, Münâfikûn, 71-72)[4]

Demek ki Allâh’ın rızâsını celbedecek olan ibadet, tâat, hizmet ve sâlih ameller için elden gelen bütün gayreti göstermekle beraber, bunlara güvenmeyip dâimâ Cenâb-ı Hakk’ın lûtf u keremine, fazl u ihsânına sığınmak, hepimiz için gerekli olan mühim bir kulluk edebidir.

Diğer taraftan Cennet’teki bazı derecelere ise, Cenâb-ı Hakk’ın dilemesiyle herkes kendi îman ve ameli nisbetinde nâil olacaktır.

Dünyada nefislerinin esiri olarak, gurur, kibir ve azgınlık içinde ömür tüketen, hiçbir hesap kaygısı duymadan süflî hazlar peşinde çılgınca koşturan kimseler, âhirette hep korkular içinde kalacaklardır. Lâkin dünyada Allah’tan ve O’nun azâbına uğramaktan korkarak harama düşmekten titizlikle sakınan ve ömürlerini istikâmet üzere yaşayanlar ise, âhirette korkulardan kurtulup ebedî bir huzura nâil olacaklardır.

Nitekim âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulmaktadır:

“Kim de, Rabbinin huzûrunda duracağından korkar ve nefsini kötü arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, Cennet onun barınağıdır.” (en-Nâziât, 40-41)

“Rabbinin huzûrunda (hesap vermek üzere) duracağından korkan kimseye iki Cennet vardır.” (er-Rahmân, 46)

“(Müttakîler Cennet’te birbirlerine:)

«Evet, biz bundan evvel ailemiz arasında bile (ilâhî azaptan) korkardık. Allah bize lûtfetti de bizi vücûdun içine işleyen azaptan korudu. Gerçekten biz, bundan evvel O’na yalvarıyor, (bizi korumasını istiyorduk). Şüphesiz O, çok keremkâr ve pek merhametlidir.» derler.” (et-Tûr, 26-28)

Yine Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulduğu üzere Cenâb-ı Hak, Cennet ehline, orada hiçbir zaman bıkkınlık ve yorgunluk hissettirmeyecektir:

“Şöyle derler:

«Bizden hüznü gideren Allâh’a hamd olsun! Hakîkaten Rabbimiz çok bağışlayan, kullarının amellerini ve şükürlerini kabul buyurup mükâfatını bol bol verendir.

Lûtfuyla bizi devamlı kalınacak yurda (Cennet’e) yerleştirdi. Artık burada bize ne yorgunluk gelir ne de bir usanç duyarız!»” (Fâtır, 34-35)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bir hadîs-i şerîflerinde:

“Cennet’e girecek bir kısım insanlar vardır ki, onların kalpleri kuş kalbi gibi (tevekkül ve teslîmiyet içinde)dir.” buyurmuşlardır. (Müslim, Cennet, 27)

Yani Cennet; Allâh’ın rızâsını kaybedip gazabına uğramaktan hakkıyla korkan, günahlardan titizlikle sakınan, insanları incitmekten son derece uzak duran ve Allâh’a lâyıkıyla tevekkül eden rakik kalpli mü’minlerin varacağı yerdir.
CENNET NASIL BİR YERDİR?

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede Cennet’in genişliği hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Rabbinizin mağfiretine ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği semâlar ve yer kadar olan Cennet’e koşun!” (Âl-i İmrân, 133)[5]

Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

“Cennet’in yüz derecesi vardır. Her derecenin arası, yüz senelik mesafedir.” (Tirmizî, Cennet, 4/2529)

“(Cennet’te) aşağıda olanlar, yüksek derecelere sahip olanları, sizin semânın ufkunda doğan bir yıldızı görmeniz gibi görecekler. Ebûbekir ve Ömer onlardandır, hattâ daha fazîletlidirler.” (Tirmizî, Menâkıb, 14/3658; İbn-i Mâce, Mukaddime, 11; Ahmed, III, 26, 98)[6]

Bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“‒Şüphesiz Cennetlikler, kendilerinden yüksekteki köşklerde oturanları, aralarındaki derece farkı sebebiyle, sizin sabaha karşı doğu veya batı tarafında, gökyüzünün uzak bir noktasında batmak üzere olan parlak ve iri bir yıldızı gördüğünüz gibi göreceklerdir.” buyurmuşlardı.

Ashâb-ı kirâm:

“‒Yâ Resûlâllah! Oralar herhâlde peygamberlerin makamıdır, onlardan başkası oralara ulaşamaz!” dediler.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“‒Bilâkis onlardan başkası da oralara ulaşabilir!” buyurduktan sonra, o kimselerin vasıflarını şöyle beyân ettiler:

“–Canımı kudretiyle elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, o yerler, Allâh’a îmân edip peygamberleri bütün benlikleriyle tasdik eden kişilerin de yurtlarıdır.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 8, Rikāk 51; Müslim, Cennet, 11)

Hadîs-i şerîflerde Cennet’in tezyinâtıyla ilgili olarak da şu bilgiler zikredilmektedir:

Cennet’in binasının bir kerpici altın, bir kerpici gümüş, harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı da zâferandır. Cennet’te bulunan bütün ağaçların gövdesi altındandır.[7] Hattâ “Cennet’te öyle bir ağaç vardır ki, idmanlı bir ata binmiş olan kişi, onun bir ucundan diğerine yüz senede varamaz.”[8]

Öyle Cennetler vardır ki, yemek kapları ve içindeki her şey gümüştendir. Öyle Cennetler de vardır ki, kapları ve içindeki her şey altındandır.[9]
CENNET NİMETLERİ

Kur’ân-ı Kerîm’de Cennet nîmetlerini tasvir eden pek çok âyet-i kerîme bulunmaktadır. Bunların bazıları şöyledir:

“Îmân edip sâlih ameller işleyenlere, kendileri için altından ırmaklar akan Cennetler olduğunu müjdele! Oradaki bir meyveden kendilerine rızık olarak verildikçe:

«–Bu, daha evvel bize lûtfedilen bir meyveye (benziyor).» derler.

İşte bu şekilde onlara, daha evvel bildikleri rızıklara benzer nîmetler ihsân edilir (ama ebatları ve lezzetleri çok farklı ve üstün olur). Orada kendileri için tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedî kalırlar.” (el-Bakara, 25)

“(Allâh’ın azâbından korkup rahmetine sığınan) takvâ sahipleri, mutlakâ Cennetlerde ve pınar başlarında olacaklardır. Kendilerine;

«–Oraya selâmet ve emniyetle girin!» (denilir).

Biz, onların sînelerindeki her türlü kîni söküp atmışızdır. Artık onlar birbirleriyle kardeş olmuş, tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar.

Orada kendilerine hiçbir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.” (el-Hicr, 45-48)

“İşte onlara, alt taraflarından nehirler akan Adn Cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle ziynetlenecekler, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyecekler ve koltuklar üzerine dayanıp kurulacaklar. Bu ne güzel bir karşılık ve ne güzel bir kalma yeridir!” (el-Kehf, 31)

Cennet’e giren mü’minler, korku ve hüznü unutur, bunlarla bir daha aslâ karşılaşmazlar. Allah Teâlâ onları korkulardan halâs eylediği gibi hayal ötesi nîmet ve lezzetlere de nâil kılmıştır. Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“«Ey âyetlerime îmân edip de hâlis Müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur ve aslâ mahzun olmayacaksınız. Siz ve eşleriniz büyük sürur ve neş’eler içinde Cennet’e girin!»

Altın tepsiler ve kadehlerle etraflarında dönülür dolaşılır. Orada canlarının çektiği ve gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Onlara şöyle denir:

«Siz, orada ebedî kalacaksınız. İşte bu size, yapmış olduğunuz sâlih ameller sebebiyle ihsân edilen Cennet’tir. Orada sizin için pek çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz.»” (ez-Zuhruf, 68-73)

“Allah Teâlâ onları o günün şerrinden korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) sevinç verir. Sabretmelerine mukâbil onlara Cennet’i ve oradaki ipekleri lûtfeder. Orada koltuklara yaslanırlar ve ne (yakıcı bir) Güneş görürler, ne de dondurucu bir soğuk!

(Cennet ağaçlarının) gölgeleri üzerlerine sarkmış ve meyveleri de bol bol önlerine eğdirilmiş, emirlerine âmâde kılınmıştır.

Yanlarında, gümüş kaplar ve billûr kâselerle, gümüş beyazlığında şeffaf kupalarla dolaşılır. Sâkîler bunları ihtiyaca göre tayin ve takdir ederler.

Onlara orada bir kâseden içirilir ki onun karışımında zencefil vardır. Bir pınar ki kendisine Selsebîl denir.

Etraflarında öyle ölümsüz gençler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılmış inciler sanırsın.

Nereye baksan orada, (sonsuz bir) nîmet ve ulu bir saltanat görürsün!

Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır, gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Rab’leri onlara tertemiz bir içecek ikram etmektedir.” (el-İnsân, 11-21)
Cennet Nimetleri Kimler İçindir?

Cennet’te içinden dışı, dışından da içinin görülebildiği şeffaf köşkler vardır ki bunlar hadîs-i şerîfte beyân edildiği üzere; “Sözünü güzel ve hoş söyleyen, tatlı dilli, yemek yediren, oruca devam eden, gece herkes uyurken Allah için namaz kılan kimseler içindir!” (Tirmizî, Cennet 3/2527, Birr 53/1984)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöy­le buyurmuşlardır:

“(Cennet’te mü’mine lûtfedilen) çadır,[10] delinmiş incilerden mâmul, çok geniş (bir saraydır). Bu­nun semâya doğru uzunluğu, otuz (veya altmış) mildir. Bu çadırın her bir köşesinde mü’min için bir aile vardır. Onları diğerleri göremez (yani birbirlerini görmezler).” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 8, Tefsîr 55/2; Müslim, Cennet, 23-25)

Bir gün Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Cennet ehli orada yiyip içerler, ama hiç tükürmez, büyük veya küçük abdeste çıkmaz ve sümkürmezler!”[11] buyurmuşlardı.

Ashâb-ı kirâm şaşkınlıkla:

“‒Peki, o hâlde yedikleri yemekler nasıl çıkacak?” diye sordular.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“‒Sadece hoş kokulu bir geğirti ve misk gibi kokan bir ter çıkarırlar. İnsanın kendiliğinden nefes alması gibi, onlar da kendiliklerinden Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh eder (ulûhiyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder) ve O’na hamd ederler.” buyurdular. (Müslim, Cennet, 18)[12]

Cennet’e girenler dâimâ bol nîmetler içerisinde ferahlayıp huzur bulacak, aslâ sıkıntı ve darlık görmeyeceklerdir. Cennetliklerin gözleri sürmeli, vücutları kıl ve tüyden âzâdedir. Son derece yakışıklı ve güzeldirler. Yaşları da 30 veya 33’tür.[13]

Cennet’te yorulmak ve tâkatten düşmek de yoktur. Yine Cennet o kadar latîf ve temiz bir yerdir ki, orada hiç toz bulunmaz. İnsanın vücudunda, meselâ burnunda ve kulağında kir olmaz. Hiç kimsede kötü huy yoktur. Çirkin ve lüzumsuz söz söylemekten berîdirler. Herkes birbirini sever ve kardeş gibi birbirinin yüzünü görmek ister.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Cennet’e ilk girecek kimselerin yüzleri, dolunay gibi parlak olacaktır. Onların ardından gireceklerin yüzleri ise, semâdaki en parlak yıldız gibi aydınlık olacaktır. Orada insanlar, küçük ve büyük abdest bozmaz ve tükürüp sümkürmezler. Onların tarakları altındandır. Terleri misk gibi kokar. Buhurdanlıklarında tüten hoş koku, Cennet’in hoş kokulu ağacındandır. Eşleri hûrilerdir. Cennetliklerin hepsi de babaları Âdem’in şeklinde yaratılmış olup boyları altmış arşındır.” (Buhârî, Enbiyâ 1, Bed’ü’l-Halk 8; Müslim, Cennet, 14-19)[14]

Hadîs-i şerîfte de bildirildiği üzere Cennet ehli, Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın sûretinde olacaktır. Yani uzunluğu, güzelliği, kemâli, noksan ve ayıptan sâlim oluşuyla Hazret-i Âdem’e benzeyeceklerdir. Onun boyu, altmış zirâ‘ idi.[15] İnsanlar o günden bugüne; boy, ömür, güzellik gibi hemen her hususta noksanlaşa noksanlaşa gelmişlerdir. Cennet’te ise bütün insanlar hep aynı boyda olacaklardır.[16]

Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmaktadır:

“…Onların Cennet’teki kapları altındandır… Orada her birine, baldırının iliği etinin üstünden görünecek kadar billûr gibi güzel ikişer kadın verilecektir. (Cennet’te hiç kimse bekâr kalmayacaktır.)[17] Cennetliklerin kalpleri, tek bir kalp gibi aynı duyguları taşıdığından, aralarında ne anlaşmazlık olacak ne de birbirlerine buğz edeceklerdir. Sabah-akşam Allah Teâlâ’yı tesbîh edeceklerdir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 8, Enbiyâ 1; Müslim, Cennet 14, 17)

Bu rivâyetlerden, kadınlara lûtfedilecek nîmetlerin, erkeklerden daha az olduğu gibi bir vehme kapılmamak îcâb eder. Erkeklerle kadınlar, nîmetlere nâil olma hususunda eşittirler. Ancak bazı hususlarda fıtratlarına uygun olarak farklılıklar olabilmektedir. Erkeklere hûriler verilirken kadınlara da yaratılışlarına ve hâllerine uygun başka nîmetler ihsân edilecektir. Nitekim Cennet’e giren sâliha hanımlar orada dünyadakinden çok daha güzel ve mükemmel bir sûrette yaratılacaklar, her yönden tertemiz kılınacaklar ve hayrın kemâline ulaşmış olacaklardır. Ayrıca Cennet’e giren sâliha mü’minlerin, hûrilerden her bakımdan çok daha üstün olacağı da anlaşılmaktadır.

Ayrıca Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Cennet (sâliha) annelerin ayakları altındadır!”[18] buyurmak sûretiyle kadını hak ettiği şeref ve mevkiye yükseltmiştir. Nitekim şu hadîs-i şerîfler de sâliha bir hanıma verilen üstün değeri göstermektedir:

“Dünya geçici bir faydadan ibârettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı; dindar, sâliha bir kadındır.” (Müslim, Radâ, 64; Nesâî, Nikâh, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 5)

“Bana dünyanızdan, (sâliha) kadın ve güzel koku sevdirildi; namaz da gözümün nûru kılındı.” (Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199)

Şu hususu da zikretmek lâzımdır ki, dünyada birkaç evlilik geçirmiş olan bir kadının Cennet’te onların en müttakîsiyle evleneceği ifâde edilmiştir.
Cennet Nimetlerinin Özellikleri

Cennet ehline ikram edilen nîmetler, kendilerine rahatsızlık veren bir elemi veya sıkıntıyı gidermek için değildir. Oradaki yeme-içmeleri de açlık ve susuzluk sebebiyle değildir. Kezâ güzel koku kullanmaları da kötü kokulardan kurtulmak için değildir. Ancak bunlar, arka arkaya birbirini takip eden zevk ve nîmetlerdir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak! Yine burada sen susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın!” (Tâhâ, 118-119)[19]

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kim Cennet’e girerse dâimâ nîmetler içinde olur, hiç üzüntü ve sıkıntı çekmez, elbiseleri eskimez, gençliği tükenmez!” (Müslim, Cennet, 22)

“Bir münâdî şöyle seslenir:

«Siz Cennet’te hep sıhhatli olacak, ebediyyen hastalanmayacaksınız. Devamlı hayatta olacak, ebediyyen ölmeyeceksiniz. Hep genç kalacak, hiç yaşlanmayacaksınız. Hep nîmet ve saâdet içinde yaşayacak, hiç keder ve sıkıntı çekmeyeceksiniz.»

Bu hâl, şu âyet-i kerîmede haber verilen hakîkattir:

«…Onlara: “İşte bu, yapmış olduğunuz sâlih ameller sebebiyle size lûtfedilen Cennet’tir.” diye nidâ edilir.» (el-Aʻrâf, 43)” (Müslim, Cennet, 22)[20]
CENNETİN NEHİRLERİ

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Müttakîlere vaad edilen Cennet’in temsîli şöyledir: Onda ırmaklar vardır, bozulmayan sudandır; ırmaklar vardır, tadı değişmeyen süttendir; ırmaklar vardır, içenlere lezzet veren şaraptandır ve ırmaklar vardır, sâfî süzme baldandır. Orada onlara meyvelerin her çeşidinden ve Rab’lerinden bir mağfiret vardır. Hiç bunlar, o ateşte ebedî kalan ve kaynar bir su içirilerek bağırsakları parça parça olan kimselere benzer mi?” (Muhammed, 15)

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de şöyle buyurmuşlardır:

“Cennet’te su denizi, bal denizi, süt denizi ve şarap denizi vardır. Sonra bunlardan nehirler fışkıracaktır.” (Tirmizî, Cennet, 27/2571)

Ancak Cennet şarabı, dünyadaki şaraba benzemez. Cenâb-ı Hak onu şöyle tavsif etmektedir:

“Onların etrafında pınardan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır. Bembeyaz, içenlere lezzet verir. Onda ne bir baş ağrısı vardır ne de onunla sarhoş olurlar. Yanlarında, güzel bakışlarını yalnız onlara tahsis etmiş, iri gözlü (nâzenîn) eşler vardır. Sanki gün yüzü görmemiş saklı yumurta gibi (bembeyaz ve kusursuzdurlar).” (es-Sâffât, 45-49)
Kevser Nedir?

Bir gün Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:

“‒Kevser nedir?” diye suâl edilmişti.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“‒O Allah Teâlâ’nın bana Cennet’te vereceği bir nehirdir. Suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Onun kenarında birtakım kuşlar vardır ki boyunları deve boynu gibidir.” buyurdular.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“‒Bunlar besili ve çok hoş nîmetlerdir herhâlde!” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“‒Onları yiyenler (Cennetlikler) onlardan daha güzel ve hoştur!” buyurdular. (Tirmizî, Cennet, 10/2542)
CENNET NASIL TASVİR EDİLİR?

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cennet’in hayal ötesi ihtişam ve mükemmelliğini şöyle ifâde buyurmuşlardır:

“…Cennet’te, birinizin yayının arası kadar veya ayağını koyduğu yer kadarcık bir yer, dünyadan ve dünyada­ki her şeyden daha hayırlıdır. Şayet Cennet ehli kadınlardan biri yeryüzüne şöyle bir bakacak olsa, yer ile gök arasını aydınlatır ve bu ikisinin arası­nı misk kokusuyla doldurur. Ve muhakkak ki o kadının başörtüsü, dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Rikāk, 51)

“Cennet’teki nîmetlerden bir tırnağın taşıyabileceği kadar az bir şey dünyaya görünmüş olsaydı, göklerin ve yerin bütün ufukları güzelleşir ve ziynetlenirdi. Cennetliklerden bir kişi dünyaya bir baksa ve bileziklerinden biri dünyaya görünse, Güneş’in yıldızların ışığını silip yok etmesi gibi, o da Güneş’in ışığını silip yok ederdi.” (Tirmizî, Cennet, 7/2538)

Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e (Ükeydir ta­rafından) ince atlas bir cübbe hediye edilmişti. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- erkeklere ipeği yasaklamıştı. İnsanlar bu elbisenin güzelliğine ve yumuşaklığına hayret ettiler, çok hoşlarına gitti. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

«‒Muhammed’in nefsi elinde olan Allâh’a yemin ederim ki Saʻd bin Muâz’ın Cennet’teki mendilleri bundan çok daha güzeldir!»” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 8, Menâkıbu’l-Ensâr 12)

Bir kişi Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:

“‒Cennet ehli uyurlar mı?” diye sormuştu.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu suâle:

“‒Uyku ölümün kardeşidir, Cennet ehli ise ölmezler!” mukâbelesinde bulundular. (Beyhakî, Şuab, VI, 409/4416; Heysemî, X, 415)

Mâlumdur ki dünya şartlarında insanlar, aynanın karşısında her gün değişen ve gün geçtikçe ihtiyarlaşan bir yüzle karşılaşırlar. Lâkin Cennet’teki hayat bunun tam tersi bir sûrette gerçekleşecek, yani insanlar günden güne daha da güzelleşeceklerdir.[21] Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hakîkati şöyle haber vermişlerdir:

“Cennet’te, Cennetliklerin her Cuma gittikleri bir çarşı vardır. Orada, yüzlerine ve elbiselerine Cennet kokuları üfleyen bir kuzey rüzgârı eser ve böylece güzellikleri daha da artar. Eskisinden daha güzel ve yakışıklı olarak eşlerinin yanına döndükleri zaman, aileleri:

«–Vallâhi bizden ayrıldıktan sonra sizin güzelliğinize güzellik katılmış!» derler. Onlar da:

«–Siz de vallâhi biz ayrıldıktan sonra daha bir güzel ve cemâl sahibi olmuşsunuz!» derler.” (Müslim, Cennet, 13)

Şeyh Mekînüddîn Esmer şöyle buyurur:

“Rüyamda bir hûri gördüm: «Ben sana âidim, sen de benimsin!» diyordu. Konuşması o kadar tatlı ve hoş idi ki, o günden sonra iki veya üç ay boyunca herhangi bir insanın sözünü işittiğimde mutlakâ istifrâ ediyordum.” (İbn-i Atâullah el-İskenderî, Tâcu’l-Arûs, s. 40)
Cennet’e Girecek Son Mümine Verilecek Nimet

Cennet’e en son giren mü’mine ihsân edilecek nîmetleri de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle haber vermişlerdir:

“Ben Cehennem’den en son çıkacak ve Cennet’e en son girecek kişiyi biliyorum. Bu zât, Cehennem’den emekleyerek çıkar. Allah Teâlâ ona:

«‒Git, Cennet’e gir!» buyurur.

O kişi Cennet’e gelir, ama Cennet ona ağzına kadar doluymuş gibi gösterilir. Dönüp:

«‒Yâ Rabbi! Cennet dolmuş, (yer bulamadım!)» der.

Allah Teâlâ yine:

«‒Git, Cennet’e gir!» buyurur.

O kişi Cennet’e gelir, ancak yine Cennet ona ağzına kadar doluymuş gibi gösterilir. Dönüp:

«‒Yâ Rabbi! Cennet dolmuş, (yer bulamadım!)» der.

Bu sefer Allah Teâlâ ona:

«‒Git, Cennet’e gir! Dünya kadar ve Dünya’nın on misli kadar yer senindir.» Veya sadece: «Dünya’nın on katı kadar yer senindir!» buyurur.

O kul:

«‒(Yâ Rabbi!) Sen yegâne Melik olduğun hâlde benimle alay mı ediyorsun?» Veya; «Bana gülüyor musun?» der.”

Râvî der ki:

“Bu hâdiseyi naklettiğinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, gerideki dişleri görününceye kadar tebessüm ettiğini gördüm. Sahâbîler arasında; «Cennet ehlinin en aşağı derecede olanı bu kişidir!» diye konuşulurdu.” (Buhârî, Rikāk, 51)

Sanki her bir Cennet ehli, kendi mülkünde hükümdardır. Cenâb-ı Hak orada bütün kullarına, dünya sultanlarının sahip olduğu mülk ve saltanatın kat kat fazlasını ihsân eylemiştir.[22]

Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Nereye baksan orada (sonsuz bir) nîmet ve ulu bir saltanat görürsün!” (el-İnsân, 20)

En aşağı derecede olan kişiye bile böylesine muazzam ve muhteşem nîmetler ihsân edilirse, acaba üst derecelerde olanlara neler lûtfedilir?! Zira Cennet’te çok ulvî dereceler vardır. Nitekim Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Cennet’te yüz derece vardır ki, Allah Teâlâ onları Allah yolunda cihâd edenler için hazırlamıştır. Her derecenin arası yerle gök arası kadardır. Allah’tan istediğinizde, Firdevs’i isteyiniz! Zira o, Cennet’in ortası ve en yüksek yeridir.” (Buhârî, Cihâd 4, Tevhîd 22)[23]
Cennet’te Neler Var?

Bunların hâricinde daha bilemediğimiz nice nîmetleri Cennet ehli ilk defa orada görecektir. Nitekim Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ; «Sâlih kullarım için (Cennet’te) hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatır ve hayâline gelmeyen nîmetler hazırladım!» buyurdu. İsterseniz şu âyet-i kerîmeyi oku­yunuz:

«Yaptıkları sâlih amellere mükâfat olarak, onlar için hangi sürur verici göz aydınlığı nîmetlerin saklandığını kimse bilemez!» (es-Secde, 17)” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 8)

Sehl bin Saʻd -radıyallâhu anh- da şöyle buyurur:

“Bir gün, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, Cennet’i tafsîlâtıyla anlattıkları bir sohbetlerinde bulundum. Sözlerinin sonunda şöyle buyurdular:

«Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir beşerin hatır ve hayâline gelmeyen nîmetler vardır!»

Sonra da şu âyet-i kerîmeleri tilâvet buyurdular:

«Yanları yataklardan ayrılır (teheccüde kalkarlar), korku ve ümit (duyguları) içinde Rab’lerine duâ ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra infâk ederler. Yaptıkları sâlih amellere mükâfat olarak, onlar için hangi sürur verici göz aydınlığı nîmetlerin saklandığını kimse bilemez!» (es-Secde, 16-17)” (Müslim, Cennet, 2-5)
CENNET NİMETLERİNİN TACI: RIZA-YI İLAHİ

Sayılı nefeslerden ibâret olan ömür sermâyesini ilâhî hakîkatler istikâmetinde değerlendirip, ebedî saâdete nâil olan bahtiyar kullara Cennet’te Allah Teâlâ’nın şân-ı ulûhiyyetine yaraşır şekilde müstesnâ ihsan ve ikramları olacaktır. Bu ilâhî lûtufların tâcı ise, “Allah Teâlâ’nın rızâ ve hoşnutluğu”dur.

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“(Rasûlüm!) De ki: Size o istediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvâ sahipleri için Rab’leri yanında altından nehirler akan, içinde ebedî kalacakları Cennetler ve tertemiz eşler vardır. Daha sonra da Allâh’ın kendilerinden râzı olması vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” (Âl-i İmrân, 15)[24]

Hikmet ehli demişlerdir ki:

“Bu âyet-i kerîmede geçen «Cennetler» ifâdesi, içlerindeki nîmetlerle beraber «cismânî Cennet’e» işarettir. «Rıdvân» yani Allâh’ın rızâsı ise «rûhânî Cennet’e» işarettir ve makamların en yükseğidir…

Bu makamların ilkinde, kul Allah’tan râzı olur; sonuncusunda da Allah kulundan râzı olur. Nitekim Fecr Sûresi’ndeki; «Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön.»[25] beyânı, bu hakîkate işaret etmektedir.”[26]

Diğer bir âyet-i kerîmede ise şöyle buyrulmaktadır:

“Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, altından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları Cennetler ve Adn Cennetleri’nde çok hoş meskenler vaad etti. Allâh’ın rızâsı(ndan azıcık bir şey bile) bunların hepsinden daha büyüktür. İşte büyük kurtuluş (asıl saâdet ve kazanç) da budur.” (et-Tevbe, 72)

Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı, Allah katında Cennet ve içindeki nîmetlerden daha üstün ve değerlidir. Çünkü her hayrın ve mutluluğun, her şerefin ve yüceliğin dayanağı odur. Dolayısıyla dünya hayatındaki kulluk vazifelerinde ihlâslı olup sırf Allâh’ın rızâsını gâye edinmek; bir bakıma, erişilebilecek en büyük nîmet ve saâdeti talep etmek demektir.
Cennet Ehlinin Şükrü

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ Cennet ehline:

«–Ey Cennet ehli!» diye seslenir.

Onlar da:

«–Buyur Rabbimiz! Emret! Huzur ve saâdetle Sana itaat ederiz!» derler.

Allah Teâlâ:

«–Râzı oldunuz mu?» diye sorar.

Onlar:

«–Nasıl râzı olmayalım ey Rabbimiz!? Sen bize, mahlûkâtından hiç kimseye vermediğin bunca nîmetler ihsân eyledin!» derler.

Allah Teâlâ:

«–Size bunlardan daha efdalini vereceğim!» buyurur.

Cennetlikler:

«–Bunlardan daha efdal ne olabilir, ey Rabbimiz?» derler.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak:

«–Üzerinize rızâmı indiriyorum; bundan sonra size hiç gazap etmeyeceğim!» buyurur.” (Buhârî, Rikāk 51, Tevhîd 38; Müslim, Cennet 9)[27]

Bu hadîs-i şerîften, Cenâb-ı Mevlâ’nın, kullarına duyduğu muhabbet ve merhametin ne kadar büyük olduğu ve kendilerine Cennet’i ihsân ettiği kullarının, orada tam bir gönül huzûru içinde yaşamalarını istediği anlaşılmaktadır. Onların Cennet’te sayısız nîmetler içinde yüzerken; “Acaba bir kusur ediyor muyuz, Rabbimiz’i gücendirecek bir davranışta bulunuyor muyuz?..” diye tedirgin olmalarını dahî arzu etmediği görülmektedir. Rabbimiz, hayal bile edemediğimiz emsâlsiz nîmetler içindeki Cennetlik kullarının hatırlarını sorup mutlu oldukları cevâbını aldıktan sonra, onların mutluluklarını taçlandırmak üzere; kendilerinden ebediyyen râzı olduğunu, artık onlara hiçbir zaman gazap etmeyeceğini müjdeleyecektir.

Kâinâtın yegâne hâlıkı ve mâliki olan Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu nîmet ve iltifatlarına muhâtap olabilmek, sermâyesi hiçlik olan bir kul için ne büyük bir şeref ve bahtiyarlıktır!

İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz lûtuf ve ihsanlarına mukâbil, insanoğlunun dünya hayatındaki umûmî gafletine işaret ederek şu îkazda bulunmuştur:

“Bir kemik (parçası olan kulağa) işittiren;

Yağdan oluşan göz yuvarlağına gördüren;

Bir et parçası olan dili konuşturan;

Bitkileri meyve ve dâneleriyle, hayvanları etleri ve yağlarıyla, (diğer taraftan) yeryüzünü ağaçları ve nehirleriyle, gökyüzünü yıldızlarıyla ve onların ışıklarıyla donatan;

Geceyi insanların dinlenmesine tahsis eden;

Gündüzleri sayısız nîmetlerinden dilediği kadarını lûtfeden Allâh’ın şânı ne yücedir!

Sen O’na lâyıkıyla kulluk edemediğin hâlde, O sanki senden başka bir kulu yokmuş gibi, seni terbiye edip beslemekte (sana kıymet verip seni maddî ve mânevî rızıklandırmakta)dır. Sen ise kullukta sanki O’ndan başka bir Rabbin (sığınak, barınak ve dayanağın) daha varmış gibi davranmaktasın. (Bu ne dehşetli bir gaflet, nâdanlık ve kendini bilmezliktir!)”[28]
CENNET’TE ALLAH’I GÖRECEK MİYİZ?

Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına mazhar olan bir kul için ilâhî ikramların zirvesi, “Ru’yetullah”, yani Allah Teâlâ’yı görüp O’nun yüce cemâlini seyredebilmektir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Nice yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parlar! Rab’lerine bakarlar.” (el-Kıyâme, 22-23) Bunun üstünde bir saâdet ve bundan daha büyük bir nîmet de yoktur.

Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle haber vermişlerdir:

“Cennet ehli Cennet’e girince Allah Tebâreke ve Teâlâ onlara:

«‒Size artırmamı istediğiniz başka bir nîmet var mı?» diye sorar.

Onlar:

«‒Yâ Rabbi! Yüzümüzü ak etmedin mi? Bizi Cennet’e koyup Cehennem’den kurtarmadın mı, (daha ne isteyelim)?!» derler.

İşte o zaman Allah Teâlâ perdeyi kaldırır (ve Cemâlullâh’ı seyrederler). Onlara, Rab’lerine bakmaktan daha sevimli bir nîmet verilmemiştir.” (Müslim, Îmân, 297; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 11)

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, Allah âşıklarının hâlini şöyle târif etmektedir:

“Cenâb-ı Hakk’ın bazı has kulları vardır ki, eğer Cennet’te onları «Cemâl-i bâ-kemâl»inden birazcık mahrum bırakacak olsa, Cehennemliklerin azaptan kurtulmak için Allah Teâlâ’ya yalvardıkları gibi, onlar da bu mahrûmiyetten kurtulmak için yalvarırlar.”[29]

İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri de şöyle buyurur:

“Bizim üç bayramımız vardır. Birincisi; Ramazan (ve Kurban) bayramıdır. Bu, (bazı fedakârlıkların âdeta şehâdetnâmesi olarak lûtfedilen,) insan tabiatının/nefsin bayramıdır. İkincisi; kâmil îmanla göçmek şartıyla ölüm bayramıdır ki bu, büyük bir bayramdır. Üçüncü ve en büyük bayram ise âhirette Allâhʼın (cemâlinin) tecellîsine mazhar olunduğu zamanki bayramdır.”[30]
CENNET’E GİTMEK İÇİN NE YAPMALIYIZ?

Velhâsıl, Cennet ve Cemâlullah ile müşerref olmak isteyen her mü’minin, Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde, takvâ üzere bir kulluk hayatını, aşk ve vecd içinde yaşamaya gayret etmesi gerekir. İmâm Şârânî Hazretleri der ki:

“Ey kardeşlerim! Yüce Allâh’ın Kitâbı’nda anlattığı Cennetlerin nîmetlerini düşünerek sâlih amelleri ve iyilikleri çoğaltınız! Çünkü dînin her emrettiği şey için Cennet’in nîmetleri içinde bir derece vardır. O nîmetlere ise ancak o emri işlemekle nâil olunur.”[31]

Ayrıca kulun, hayatının her safhasında, ancak rızâ-yı ilâhî ile mümkün olan Cennet’i ciddiyetle talep etmesi ve aynı hassâsiyetle de gazab-ı ilâhînin tecellîgâhı olan Cehennem’den Allâh’a sığınması îcâb eder.

Nitekim Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-;

“Kendilerine Kitap verdiğimiz mü’minler, onu nasıl tilâvet etmek lâzımsa öyle tilâvet ediyorlar…”[32] âyet-i kerîmesini şöyle tefsir etmiştir:

“Cennet’in zikredildiği âyetleri okuyunca Allah’tan Cennet’i ister, Cehennem’den bahsedilen âyetler gelince de Cehennem’den Allâh’a sığınırlar.” (İbn-i Ebî Hâtim, Tefsîr, I, 218; Ali el-Müttakî, Kenz, II, 357/4230)

Dipnotlar:

[1] Bkz. Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 8. [2] Meryem, 39. [3] Bkz. Buhârî, Rikāk, 51; Müslim, Cennet, 40, 43; Tirmizî, Zühd 39, Cennet 20, Tefsir 19; İbn-i Mâce, Zühd, 38; Ahmed, II, 118, 121, 261; III, 9. [4] Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 20; Dârimî, Rikāk, 24. [5] Krş. el-Hadîd, 21. [6] Krş. Buhârî, Rikāk, 51; Müslim, Cennet, 10. [7] Bkz. Tirmizî, Cennet, 1/2525. [8] Bkz. Buhârî, Rikāk 51, Bed’ü’l-Halk 8, Tefsîr 56/1; Müslim, Cennet, 6-8; Tirmizî, Cennet, 1/2524. [9] Bkz. Tirmizî, Cennet, 2/2528. [10] Bkz. er-Rahmân, 72. [11] Bkz. el-Bakara, 25; Âl-i İmrân, 15; en-Nisâ, 57. [12] Ayrıca bkz. Buhârî, Bed’ü’l-Halk 8, Enbiyâ 1. [13] Bkz. Tirmizî, Cennet, 12/2545. [14] Ayrıca bkz. Tirmizî, Kıyâmet 60, Cennet 5; İbn-i Mâce, Zühd, 39. [15] Zirâ‘: Dirsekten orta parmak ucuna kadar bir uzunluk ölçüsü. Arşın, endâze. 68, 75 ve 90 cm.lik farklı türleri bulunmaktadır. [16] Bkz. Buhârî, Enbiyâ 1, İsti’zân 1; Müslim, Cennet, 28. [17] Bkz. Müslim, Cennet, 14. [18] Nesâî, Cihâd, 6; Ahmed, III, 429; Süyûtî, I, 125. [19] Kurtubî, Tezkire, s. 984. [20] Ayrıca bkz. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 41. [21] İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 35/34005. Krş. Müslim, Cennet, 13. [22] Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 32/3198; İbn-i Mâce, Zühd, 4; Kurtubî, Tezkire, s. 1022. [23] Ayrıca bkz. Nesâî, Cihâd, 18; Ahmed, II, 335, 339. [24] Ayrıca bkz. el-Mâide, 119. [25] el-Fecr, 28. [26] Bkz. Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, [Âl-i İmrân, 15]. [27] Ayrıca bkz. Tirmizî, Cennet, 18. [28] Bkz. Rûhu’l-Beyân, c. 1, s. 94-95, Erkam Yayınları, İst. 2011. [29] Ebû Nuaym, Hilye, X, 34; Kuşeyrî, Risâle, s. 499. [30] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c. 2, sf. 200. [31] İmâm Şârânî, Ölüm Kıyâmet Âhiret, s. 48. [32] el-Bakara, 121.

CEHENNEM NEDEN VAR?




CEHENNEM NEDEN VAR?

Günahkâr kimseler cehennemde cezâlarını çektikten sonra oradan çıkarılırlar. Lâkin îmân etmeyenler cehenneme girdiğinde, artık onlar için ebedî bir azap başlamış olur.

Bu gerçeği de Peygam­ber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem şu hadîs-i şerîfleriyle beyan buyurmuşlardır:

“Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehennem’e girdiği zaman, bir münâdî aralarında ayağa kalkarak:

«‒Ey ateş ehli, artık ölüm yok! Ey cennet ehli, artık ölüm yok! Bundan sonra ebediyet vardır!» diye nidâ eder.” (Buhârî, Rikāk, 50)

Cehennem’in dehşeti, büyüklüğü ve derinliği hakkında Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’tan şöyle bir rivâyet nakledilmektedir:

“Bir defasında Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz ile birlikte idik. Ansızın, düşen bir şeyin sesini duyduk. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem:

«‒Bu nedir biliyor musunuz?» buyurdular. Biz de:

«‒Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!» cevâbını verdik. Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem:

«‒Bu bir taştır. Yetmiş sene evvel cehenneme atılmış, o günden beri aşağı doğru düşüyordu, daha yeni dibine varabildi. (Yani bu taş cehennemin dibine düştü ve siz de onun düşme sesini işittiniz).» buyurdular.” (Müslim, Cennet, 31; Ahmed, II, 371)

Cenâb-ı Hak, normalde insanlara duyurmadığı bir sesi, ibret olması için, o anda Peygamber Efendimiz’e ve yanındaki ashâbına hârikulâde bir şekilde işittirmiştir.

Burada tekrar hatırlatalım ki, bizdeki mesafe mefhumu, dünyevî şartlara göredir. Âhiret âleminin zaman ve mekân mefhumu ise kendine has bir keyfiyettedir. Dünya hayatının imkân ve şartlarıyla berzah ve âhiret âlemlerinin imkân ve şartları çok farklıdır. İnsan ölümle bambaşka bir âleme geçecektir. Bu sebeple berzah ve âhiret âlemleriyle alâkalı haberleri okurken dâimâ o âlemlerin farklı şartlarının olabileceğini göz önünde bulundurmalı, dünyada alıştığımız şartlara göre değerlendirme yapmamalıyız.

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“O gün Cehennem’e «Doldun mu?» deriz. O da «Daha var mı?» der.” (Kāf, 30)

Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, bu âyet-i kerîmede bildirilen hâdiseyle alâkalı olarak şöyle buyurmuşlardır:

“Cehennem’e suçlular atıldıkça o, «Daha var mı?» diye sorar durur. Nihayet izzet sahibi olan Rabbimiz, üzerine ayağını[2] koyunca büzüşüp toplanır (içindeki boşluklar kapanır) ve (cehennem bu defa):

«‒İzzetin ve keremin hakkı için yeter, doldum artık!» der. Cennetteki fazla yerler ise devam eder. Allah Teâlâ oralar için yeni kullar yaratır ve onları cennetin artan yerlerine iskân eder.” (Müslim, Cennet, 38)

Hadîs-i şerîfte ifâde edilen, cennetin boş kalan yerleri için kendilerine ihsanda bulunacağı kullar yaratması ve cehennemin boş kalan yerlerini ise toplayıp yok etmesi, hem Cenâb-ı Hakk’ın kimseye zulmetmeyeceğinin[3] hem de rahmetinin gazabını geçmiş olduğunun bir ifâdesidir.

Yine Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz bir sohbetinde ashâb-ı kirâma:

“‒Sizin (şu dünya) ateşiniz, cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir parçadır!” buyurmak sûretiyle cehennem ateşinin dehşet ve azametine dikkat çekmişlerdi. Ashâb-ı kirâm:

“‒Yâ Rasûlâllah! Cehennem ateşi dünya ateşi gibi olsaydı, şüphesiz ki o bile azap için kâfî gelirdi!” diyerek karşılık verdiler.

Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz ise idrâklerin bu hususta daha da berraklaşmasını arzu ettiği için sözlerine şöyle devam ettiler:

“‒Cehennem ateşi, dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece daha fazla kılındı. Bu derecelerden her birinin sıcaklığı, bütün dünya ateşleri­nin sıcaklığı gibidir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 10; Müslim, Cennet, 30)

İmâm Kurtubî bu ifâdeleri şöyle îzah etmişlerdir:

“Âdemoğullarının yaktığı bütün ateşler toplansa, cehennemin yetmiş cüzünden biri kadar bile olamazdı. Yani Dünya’nın bütün odunları ve yanıcı maddeleri toplanarak yakılsa, muhakkak ki Cehennem’in yetmişte biri, bu ateşten daha şiddetli olurdu. (Kurtubî, Tezkire, s. 861)

Şu hadîs-i şerîf de cehennem ateşinin ne kadar şiddetli olduğunu göstermektedir:

“Cehennem, Rabbine şikâyet etti:

«–Yâ Rabbi, bir kısmım bir kısmımı yiyor!»

Bunun üzerine Allah Teâlâ onun iki defa nefes almasına izin verdi. Bir nefes kışın, bir nefes yazın. Sıcağın en şiddetli olduğu zaman ile soğuğun en şiddetli olduğu zemherîr, işte bu nefeslerdir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 10)

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- da kışın en soğuk zamanı olan zemherîr ile alâkalı olarak şöyle buyurur:

“Cehennem ehli sıcaktan kurtulmak için yardım isterler. Onlara yardım olarak soğuk bir rüzgâr gönderilir (zemherîr). Bu öyle bir soğuktur ki, şiddetinden cehennemliklerin kemikleri kırılmaya başlar. Bunun üzerine (onlar) tekrar Cehennem ateşine dönmeyi isterler.”[4]

Dünya şartlarında ateş, yaktığı şeyi yer bitirir. Lâkin âhirette ölüm ortadan kaldırılıp her şey ebediyet vasfı kazanacağı için, kâfirler ölmez ve azapları da sürekli bir sûrette devam eder. Hattâ hadîs-i şerîflerde bildirildiği üzere, azâbın şiddetini daha çok tadabilmeleri için vücutları daha büyük ve mukâvemetli yaratılır.

Sonsuz bir rahmet ve merhamet sahibi olan Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’inde biz kullarını bu şiddetli azâba düşmekten sakınmamız için defalarca îkaz buyurmaktadır.

Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız ki Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde bize bildirilen âhiret haberleri, aslâ efsâne kabîlinden şeyler değil, tıpkı ölüm gibi mutlak sûrette insanoğlunun karşılaşacağı hakîkatlerdir. Bu sebeple o haberleri ciddiyetle öğrenip muktezâsınca amel etmek ve fırsat eldeyken ebedî hayata güzelce hazırlanmak îcâb eder.

Cehenneme dâir verilen ilâhî ve nebevî haberlerin ciddiyetini idrâk edemeyip onları dünyevî intibâlarla ve kendi nâkıs akıllarıyla ölçmeye çalışan küfür mantığının içine düştüğü gülünç, ahmakça ve acınacak hâli, şu hâdise ne güzel ortaya koymaktadır:

İbn-i Cerîr, İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ-’dan naklettiği bir hadiste şöyle anlatmaktadır:

“(Sekar Cehennemi’nin) üzerinde on dokuz (muhafız melek) vardır.” (el-Müddessir, 30) âyet-i kerîmesi nâzil olduğunda (Allah ve Rasûl’ünün düşmanı) Ebû Cehil, Kureyş’e:

“–Analarınız size ağlasın!” dedikten sonra Peygamber Efendimiz’i kastederek;

“–İbn-i Ebî Kebşe size, cehennem bekçilerinin on dokuz olduğunu haber veriyor. Siz ki bu kadar çok ve güçlüsünüz. Sizden on kişi cehennem bekçilerinden birini tutamayacak (hakkından gelemeyecek) mi?” demişti. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ Peygamber’ine, Ebû Cehil’e gitmesini ve ona;

“–Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun! Yine yazıklar olsun sana, yazıklar olsun!” demesini vahyetmiştir. (Süyûtî, Lübâbu’n-Nukūl, II, 189)

Şu âyet-i kerîmeler, husûsan Ebû Cehil, umûmen ise onun gibi gurur, kibir ve küfür şaşkınlığı içindeki gâfillere hitâb etmektedir:

“Lâyıktır (o azap) sana, lâyık! Evet, lâyıktır sana (o azap) lâyık!” (el-Kıyâme, 34-35)
CEHENNEM AZABI NASIL OLACAK?

Cehennem’e dûçâr olacağı kesinleşmiş kimselerin azâbı bir olmayıp, herkes kendi hâline göre muhtelif azap çeşitleri ile cezalandırılacaktır. Bunların bir kısmı âyet-i kerîmelerde şöyle haber verilmektedir:

“Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri, gün gelecek bir ateşe sokacağız. Onların derileri pişip acı duymaz hâle geldikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz ki acıyı duysunlar! Allah azîz ve hakîmdir.” (en-Nisâ, 56)

“Onlar için Cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de (yine cehennem ateşinden) örtüler vardır. İşte Biz, zâlimleri böyle cezalandırırız!” (el-Aʻrâf, 41)

“Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da (yine ateşten) tabakalar vardır! İşte Allah kullarını bu azaptan sakındırıyor. Ey kullarım, Ben’den korkun (takvâ sahibi olun)!” (ez-Zümer, 16)[5]

“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün (acıklı bir feryâd içinde):

«Eyvah bize! Keşke Allâh’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik! Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden kov!» derler.” (el-Ahzâb, 66-68)

Bunlar, ne dehşetli manzaralardır! Yüzün bir o tarafı bir bu tarafı ateşin en koyu yerine arz edilmekte, hem de o şiddetli ateşin, vücudun her noktasına, yüzün her zerresine ulaşmakta olduğu bir durumda iken... Kâfirler de yorgun ve pişman bir hâlde, zelil bir şekilde ve yalvarırcasına günahlarını îtiraf ediyorlar. Ümitsiz bir ses tonuyla, kendilerini bu fecî âkıbete sürükleyen önderlerine acı bir öfke ve kinle lânet yağdırıyorlar!..

Yine Cenâb-ı Hak, cehennem azâbıyla ilgili âyet-i kerîmelerde şöyle buyurmaktadır:

“…İnkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar sular dökülür. Bununla, karınlarının içindeki (âzâları) ve derileri eritilir. Bir de (başlarına vurulmak üzere) onlar için demirden gürzler, topuzlar vardır! Iztıraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri döndürülürler ve (kendilerine); «Tadın bu yakıcı azâbı!» (denilir).” (el-Hac, 19-22)[6]

“Şüphesiz Biz, kâfirler için zincirler, (boyna ve ellere geçirilen) demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.” (el-İnsân, 4)

İbn-i Abbâs radıyallâhu anhumâ, bir kişinin:

“Hiç şüphesiz Biz’im nezdimizde (onlar için demirden hazırlanmış) ağır bağlar, prangalar ve yakıcı bir ateş vardır. Boğaza duran bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır!” (el-Müzzemmil, 12-13) âyetlerini okuduğunu işitince, Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in düşüp bayıldığını haber vermişlerdir. (Beyhakî, Şuab, I, 522/917; Ali el-Müttakî, VII, 206/18644)

Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, bir hadîs-i şerîflerinde cehennem azâbıyla ilgili olarak:

“Cehennem ateşi, içindekileri yakarak vücutlarını yemeye başlar, kalplerine kadar varınca durur. Cehennemliklerin vücutları eski hâllerine döner. Ateş tekrar onları yakarak yemeye başlar ve kalplerine kadar ulaşır. Bu azap, ebediyyen bu şekilde devam eder. Bu hâl, Allah Teâlâ’nın; «(Hutame) Allâh’ın tutuşturulmuş bir ateşidir ki tâ kalplere kadar işleyip yakar.»[7] âyet-i kerîmelerinde haber verdiği hâldir.” buyurmuşlardır.[8]

Kâfir ve günahkârların cehennemdeki yiyeceği ise, “zakkum ağacı”dır. Âyet-i kerîmelerin ifâdesiyle, cehennemin dibinde yetişen, tomurcukları şeytanların başlarına benzeyen, yendiğinde açlığı gidermediği gibi karında aynen erimiş mâden ve çok sıcak bir su gibi kaynayacağı bildirilen bu ağaç, onların yiyeceklerinden biridir.

Sonra bu yemeğin ardından kendilerine kaynar su ile karıştırılmış bir içecek verilecektir. Onlar da içleri yandığından, susuz kalmış bir deve gibi bu sudan içeceklerdir. Lâkin içtikçe susuzlukları daha da artacaktır. Ardından da çılgın ateşe atılacaklar ve üzerlerine de yine kaynar sular dökülecektir.[9]

İbn-i Abbâs radıyallâhu anh:

“Cehennem zakkumundan bir damla Dünya’ya indirilecek olsa, bütün insanların yiyecek ve içecekleri ifsâd olurdu.”[10] buyurmuştur.

Cehennem ehlinin, ezâ ve cefâ verici bir diğer yiyeceği ise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tasvir edilmektedir:

“O gün birtakım yüzler zelildir. Çalışmış fakat boşuna yorulmuşlardır. Kızışmış bir ateşe atılırlar. Onlara kaynar su kaynağından içirilir. Onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur. O ise ne besler ne de açlığı giderir.” (el-Ğâşiye, 2-7)

Buradan, şiddetli bir açlığın da Cehennem azâbının ayrı bir türü olduğu anlaşılmaktadır. Câbir radıyallâhu anh şöyle anlatır:

“(Yemen’in) Ceyşân (şehrin)den bir adam geldi. Nebiyy-i Ekrem sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’e beldelerinde içtikleri, mısırdan yapılan ve Mizr adı verilen bir içeceği sordu. Nebî sallâllâhu aleyhi ve sellem:

«–O sarhoşluk veriyor mu?» diye suâl ettiler. Adam:

«–Evet.» dedi. Bunun üzerine Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem:

«–Her sarhoşluk verici şey haramdır. Allah’ın, sarhoşluk verici şey içene “Tıynetü’l-Habâl” içireceğine dâir ahdi vardır.» buyurdular. Oradakiler:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! “Tıynetü’l-Habâl” nedir?» diye sordular. Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

«–Cehennem ehlinin teridir veya Cehennem ehlinin usâresidir (kan ve irinidir).» buyurdular.” (Müslim, Eşribe, 72; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5)[11]

Yine Nebiyy-i Ekrem sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kibirli kimseler, kıyâmet günü insan sûretinde, küçük ve kırmızı karıncalar kadar haşrolunacaklardır. Zillet her taraflarından onları saracaktır. Cehennem’deki «Bûles» adı verilen bir zindana sürükleneceklerdir. Onları ateşlerin ateşi kuşatacak ve Cehennem ehlinin «Tıynetü’l-Habâl» denilen kan, irin ve pisliklerinden içirileceklerdir.” (Tirmizî, Kıyâmet, 47/2492; Ahmed, II, 179; Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 557)

Hasan-ı Basrî Hazretleri:

“Cehennemliklerden akan kan ve irinden bir kova Dünya’ya dökülse, yeryüzünde hiç kimse kalmaz, hepsi ölürdü.” buyurmuştur. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 52/34145)

Abdurrahman bin Yezîd şöyle anlatır:

“Atâ el-Horasânî g ile birlikte gazâya çıkardık. Gecelerini namaz ile ihyâ ederdi. Gecenin üçte biri veya yarısı geçtikten sonra çadırından bize seslenerek:

«‒Ey Abdurrahman, ey filân, ey falan!.. Kalkın, abdest alın, namaz kılın! Şu geceyi ibadetle değerlendirmek ve şu gündüzde oruç tutmak; Cehennem’de kan ve irin içmekten ve demirden elbiseler giymekten daha kolaydır! Acele edin, acele edin! Kendinizi kurtarın, kendinizi kurtarın!» der ve tekrar namazına devam ederdi.” (Bkz. Beyhakî, Şuab, IV, 528, V, 417; Ebû Nuaym, Hilye, V, 193; Ahmed, Zühd, s. 309)

Resûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde Allâh’ı inkâr edenlerin, küfürlerinin çeşidine göre cehennemde cesetlerinin ve uzuvlarının büyütüleceğini şöyle haber vermişlerdir:

“(Cehennemde) kâfirin azı dişi veya köpek dişi, Uhud Dağı kadar, cildinin ka­lınlığı da üç günlük yol mesafesinde olacaktır.” (Müslim, Cennet, 44)

“Cehennemde kâfirin iki omuzunun arası, hızlı giden bir süvâri için üç günlük mesafedir.” (Müslim, Cennet, 45)

Kâfirin cehennemde oturduğu yer, Mekke ile Medîne arası kadar olacaktır.[12]

Hiç şüphesiz cehennemde kâfirlerin cesetlerinin bu şekilde büyütülmesi, onlarla cehennemin tamamen doldurulması ve azâbı iyice tatmaları içindir.

Düşünmek îcâb eder ki karıncayı yaratan da fili yaratan da Cenâb-ı Hak’tır. İsteseydi karıncayı fil büyüklüğünde yaratabilir veya fili karınca kadar küçültebilirdi. Yine balinayı da hamsiyi de yaratan O’dur. Cenâb-ı Hak için hiçbir zorluk yoktur.

Dolayısıyla Cenâb-ı Hak kıyâmet günü insanların ebatlarını daha büyük, mesafeleri de daha uzun yaratmaya elbette ki kâdirdir. Yani bu tür rivâyetler, mübâlağa değil, hakîkatin ifâdesidir. Bizlere sahih senetlerle gelen bilgileri aynen kabul etmek durumundayız. Daha evvel de ifâde ettiğimiz gibi âhireti, dünya şartlarıyla anlamaya çalışmamalıyız. Oranın farklı bir âlem olduğunu dâimâ göz önünde bulundurmalıyız.

Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Cehennem ateşi, Cehennem ehlinin bazısının topuklarına, bazısının dizlerine, bazısının kuşak yerlerine, bazısının da köprücük kemiklerine kadar çıkar.” (Müslim, Cennet, 32, 33)

“Kıyâmet günü cehennem ehlinin azâbı en hafif olanı, iki ayağının altına iki kor parçası konularak bunların tesiriyle beyni kazan ve güğüm gibi kaynayan kimsedir.”[13] “…Bununla birlikte o, hiç kimsenin kendisinden daha şiddetli bir azap görmediğini zanneder. Hâlbuki kendisi, cehennemliklerin azâbı en hafif olanıdır.” (Müslim, Îmân, 364)

Katâde -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

“Bir kimse cehenneme sadece bir kovanın suya daldırılıp çıkarıldığı an kadar bile girse, bu bile çok büyük bir azaptır.” (İbn-i Ebi’d-Dünyâ, Sıfatü’n-Nâr, s. 108, no: 164)

Cehennem ehlinin giriftâr olacağı en büyük azap ise, Cemâlullâh’ı temâşâ ve Allâh’ın rahmet nazarına mazhar olma nîmetlerinden mahrum bırakılmaları olacaktır. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Hayır! Muhakkak ki onlar o gün Rab’lerinden (O’nu görmekten) mahrum bırakılacaklardır.” (el-Mutaffifîn, 15)

Cehennemlikler, aynı şekilde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet nazarına da nâil olamazlar. Ebû İmrân el-Cevnî şöyle buyurur:

“Allah Teâlâ bir insana nazar ederse, mutlakâ ona rahmet eder. Cehennem ehline de bakmış olsaydı, onlara da mutlakâ rahmet ederdi. Lâkin Cenâb-ı Hak onlara bakmayacağına hükmetmiştir.” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 314)

Resûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz cehennemde azap gören bazı günahkârların hâllerini ise şöyle haber vermişlerdir:

“Mîrac gecesi, bir kısım insanlara uğradım ki karınları evler gibi iri idi. Karınlarının içi yılanlarla doluydu ve bunlar dışarıdan görünüyordu. Ben:

«–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?» diye sordum.

«–Bunlar fâiz yiyenlerdir!» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58) Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Mîrâc’a çıkarıldığımda, bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve sadırlarını tırmalayan bir topluluğa rastladım.

«–Ey Cebrâil! Bunlar kimlerdir?» diye sordum.

«–Bunlar, (gıybet ederek) insanların etlerini yiyen ve onların ırzlarına (şeref ve haysiyetlerine) dil uzatan kimselerdir.» cevâbını verdi.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878; Ahmed, III, 224)

Kulu Allâh’ın rahmetinden uzaklaştırıp gazab-ı ilâhîye dûçâr eden günahlara dalmış olanlar, bir an evvel nedâmet gözyaşlarıyla tevbeye sarılmalı, ilâhî rahmetten aslâ ümit kesmeyip samimiyetle af dilemelidirler. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (ez-Zümer, 53)

Câmilerde cenâze namazlarından önceki vakit namazının ardından müezzin efendiler ekseriyetle bu âyet-i kerîmeyi tilâvet ederek elleri duâya kaldırırlar. Evet, Allâh’ın rahmetinden ümit kesilmez, O bütün günahları affeder. Lâkin bunun bir şartı vardır. O şart da hemen peşinden gelen âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyrulmaktadır:

“Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslîm olun, sonra size yardım edilmez.” (ez-Zümer, 54)

Yani vakit kaybetmeden hemen tevbe ederek Cenâb-ı Hakk’a yönelmek ve ölüme günahlar içinde yakalanmamak îcâb eder.

Cenâb-ı Hak kullarından “tevbe-i nasûh” yani ihlâslı/samimî bir tevbe istemektedir. Kulun vazifesi, günahından nefret ederek ve ona bir daha dönmemeye azmederek pişmanlıkla tevbeye yönelmek; ardından da tevbesinin kabûlü için dâimâ Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmektir. Kulun tevbesini, Rabbimiz dilerse kabul buyurur. Zira duâların ve ibadetlerin kabûlü gibi, günahların affı da O’nun dilemesine bağlıdır.

Diğer taraftan; “nasıl olsa tevbe ederim ve affolunur” düşüncesiyle günahlara dalmaktan da son derece sakınmak gerekir. Zira bu, nice insanın içine düştüğü şeytânî bir tuzaktır.

Cenâb-ı Hak, kullarını bu azap tuzağına sürüklenmekten îkaz sadedinde, âyet-i kerîmelerde şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Allâh’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!” (Fâtır, 5)

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin! Bilin ki, Allâh’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın! O aldatıcı şeytan da, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokmân, 33)

Demek ki Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin sonsuz olduğu gibi, azâbının da son derece şiddetli olduğunu hiçbir zaman unutmamak lâzımdır. Zira Cenâb-ı Hak “Rahmân” olduğu gibi, aynı zamanda “Kahhâr”dır.

Âyet-i kerîmede tavsif edildiği üzere Cenâb-ı Hak:

“Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azâbı çetin olandır!..” (el-Mü’min, 3)

Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu gibi kahrının da, cemâli gibi celâlinin de her an tecellî edebileceğini düşünüp dâimâ takvâ üzere bir kulluk hayatı yaşamaya gayret etmek elzemdir.

Birçok âyet-i kerîmede bildirildiği üzere[14] Allâhʼın rahmetinden ancak kâfirler ümit keserler. Lâkin Ferîdüddîn Attâr gʼin Pendnâme’sindeki ifâdesiyle; “Allâhʼın azâbından korkmadan yaşayanlar da müʼmin değil, mutlak kâfirdirler.”
HELÂK EDİLMEYİ İSTERLER

Cehennemdeki acı azâbı tadan kâfirler, orada ölmeyi, mahvolup yok olmayı isteyeceklerdir. Lâkin bu mümkün olmayacaktır. Ne öldüren, ne de hayatta bırakan, usandırıcı bir azâb içerisinde kıvranıp duracaklardır. Ölemezler ki kurtulup gitsinler!.. Azapları dinmez ki hayatın tadına varabilsinler!..

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“En büyük ateşe girecek olan bedbaht kimse ise öğütten kaçınır. Sonra o, ateşte ne ölür ne de hayat bulur.” (el-Aʻlâ, 11-13)[15]

“Şüphesiz mücrimler Cehennem azâbında ebedî kalacaklardır. Azapları da hiç hafifletilmez ve onlar orada bütün ümitlerini keserler. Biz onlara zulmetmedik, fakat asıl zâlim kendileri idi. Orada:

«–Ey Mâlik! Rabbin işimizi bitiriversin (bizi yok etsin)!» diye feryâd ederler. O da onlara:

«–Siz hep burada kalacaksınız!» der.” (ez-Zuhruf, 74-77)[16]

Bu yardım çığlıklarının tasvir ettiği manzara, azaptan son derece bunalmış ruhlar ve her an tattıkları tarifsiz acıdan dolayı bitmiş ve tükenmiş bedenlerdir. Onların taleplerine verilen cevap ise, kendilerine zerre kadar değer verilmediğini, bilâkis aşağılandıklarını göstermektedir.

Yine âyet-i kerîmelerde cehennem ehlinin faydasız haykırışları şöyle bildirilmektedir:

“Cehennem ateşi uzak bir mesafeden kendilerini görünce, onun öfkelenişini (müthiş kaynamasını) ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlı olarak onun (Cehennem’in) dar bir yerine atıldıkları zaman, orada;

«–Yetiş ey helâk!» diye haykırırlar. (Fakat onlara, istihzâ ve istihkār edilircesine şöyle denir:)

«–Bugün (yalnız) bir defa helâki çağırmayın, (bilâkis) birçok defalar helâke seslenin!»” (el-Furkân, 12-14)

Yani kâfirler, Cehennem’deki şiddetli azâba çarptırıldıkları zaman, helâk edilmeyi ve böylece yok olup gitmeyi cân u gönülden temennî edeceklerdir. Lâkin o çetin azaptan ölüp de kurtulmalarına imkân yoktur. Nitekim şöyle buyrulmuştur:

“…Orada kendisine kanlı-irinli su içirilir, yutmaya çalışır ama boğazından geçiremez. Her taraftan ona ölüm gelir fakat ölmez! Bunun ardından ise daha ağır bir azap gelir.” (İbrahim, 16-17)

Kur’ân-ı Kerîm’de azap tasvirleri, nîmet tasvirlerinden daha tafsîlâtlı bir şekilde yer almaktadır. Azap sahnelerinin daha teferruatlı anlatılması ise, hissiyât üzerinde daha tesirli ve nefs için daha korkutucu olması sebebiyledir.[17]

Nitekim sahâbe-i kirâmdan Şeddâd bin Evs -radıyallâhu anh- geceleyin yatağa girer, sağa-sola döner, ancak bir türlü gözüne uyku girmezdi. En sonunda:

“Allâh’ım! Cehennem korkusu uykumu kaçırdı!” diyerek kalkar ve sabaha kadar namaz kılardı.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 264)

Yine tâbiîn neslinin sâlihlerinden Sıla bin Eşyem g, gece olduğunda sık ağaçlı bir ormana gidip Allâh’a ibadet ederdi. Bir gün biri bunu fark etti ve gizlice onun ibadetini izledi. Sıla g’in sabaha kadar ibadetle meşgul olup seher vakti gelince de şöyle duâ ettiğine şahid oldu:

“Allâh’ım! Şüphesiz ki Sıla’nın Sen’den cenneti istemeye yüzü yoktur. Lâkin lûtfunla beni cehennemden muhâfaza eyle!” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 240)

İNSAN HAYATININ DEVRELERİ DÖRDE AYRILIR

 İNSAN HAYATININ DEVRELERİ DÖRDE AYRILIR

1-) RUH DEVRESİ: Ruhların toplu yaratılmasından bedenine ruhun geçmesine kadar olan devredir. Allah(cc) ruhları toplu olarak yarattığı zaman ruhlara kendi varlığı ve birliğini şahit yapmıştır. İşte AYET: t(araf.172)''Hani Rabbin Ademoğullarından onların sulplerinden zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş ben sizin rabbiniz değil miyim? Demişti, onlarda evet rabbimizsin şahit olduk demişlerdi. İşte bu şahitlendirme Kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktu. dememeniz içindir.''
Sayın okurlarım daha öncede değindiğimiz gibi kıyamet gününde bir şahitte işte ruhlar alemi yaratıldığında verdiğimiz söz bize şahitlik edecektir.
Sayın okurlarım bu ayetten anlıyoruz ki yaratılan bütün ruhlar . Allah’ın varlığını ve birliğini ta galu belada yani ruhlar toplu yaratıldığı zaman kabul etmişlerdir.
Dolayısıyla doğan her çocuk islam üzere doğar ve ergenlik çağına gelinceye kadar İslam, Müslüman olduğu kabul edilir. Mesela bir şekilde yalnız başına İslam topraklarında ölen bir çocuk geldiği toplumdaki insanların dini ne olursa olsun ister hiristiyan, ister yahudi, ister ateist olsun. Geldiği toplumun inancı ne olursa olsun islam diyarında ve tek başına ölen çocuk Müslüman sayılır ve Müslüman çocuk gibi gömülür. Çünki bu çocuğun ruhu yaratıldığında iman etmiştir.
Ergenliğe erdiğinde bulunduğu toplumun dinini benimseyecektir.
Dolayısıyla halen ruhunun verdiği söz geçerlidir. Ve gerçekte de çocukların inanca karşı büyük bir merak ve ilgisi vardır.
İşte bunu bilen Türkiye’de ki İslam düşmanı uzantılar çocukların ergenlik çağına gelmeden dini bilgi almalarını engellemektedirler. Çok iyi biliyorlar ki çocuk ergenliğe erdiğinde nefsinin, şehvetinin ve şeytanın peşinden koşar. Ergenlikten önce öğrendikleri ve inandıkları ile kalır.
Çocukluğun da dinini öğrenmediyse ergenlikten sonra dinini sevmesi ve benimsemesi hemen hemen imkansızdır. İşte bizdeki laikliği ateistlik olarak algılayıp toplumu ateist yapmak isteyen İslam düşmanları var güçleri ile çalışmaktadırlar. Ama unuttukları bir şey var. onların planları varsa Allah’ın da planı var ve daima Allah’ın planı onların planlarını bozacaktır. Bakınız
AYET: (aliimran. 54)
.وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟
Onlar tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.
Kıyametin kopması ile başlar sonsuz olarak devam eder. Kabir hayatı bir bakıma ahiretin giriş kapısıdır.
Ölen kimse ister kabre defnedilsin, ister yırtıcı hayvanlarca parçalansın, ister ateşte yakılsın, ister külleri denize atılsın, ister denizde kaybolsun ne şekilde ölürse ölsün o kişinin kabir hayatı başlamıştır. Ona Münker ve Nekir melekleri sorgu ve suale tutacaktır.
Bu sorgudan muaf yalnızca peygamberler ve çocuklardır. Kafirlerin ölen çocukları da Müslüman çocukları gibidir. Yani onlara da sorgu sual yoktur.
Kafirlere ve günahkar müminlere kabir azabı vardır.
Kabir imanlı ve Salih amel sahipleri için cennet bahçelerinden bir bahçe kafirler için cehennem çukurlarından bir çukurdur.
Salih amel sahipleri kabirde büyük bir rahat içinde iken Kafirler büyük bir azap içindedirler.
Kabir hazırlanırken şu hususlara dikkat edilmelidir.
Kabir bir adam boyu olmalı en az göğüs hizasını geçecek kadar derinlikte olmalıdır.
Toprak sert ise kabrin kıble tarafına bir oyuk açılır.
Eğer toprak yumuşak ise ortaya bir çukur açmalıdır.
Kabrin yerden bir iki karış yüksekte olması ve deve hörgücü gibi olması gerekir.
Kabrin baş tarafına bir taş konması gerekir. Ölünün isminin yazılmasında bir mahzur yoktur. Ancak kabrin üzerine bina inşa ederek orada ibadet edilmesi kesinlikle yasaklanmıştır.
HADİS: Hz Aişe Resulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir. ” Allah (cc) Hiristiyan ve Yahudilere lanet etsin onlar Peygamberlerinin kabirlerini mabet edindiler. Sakın benim kabrimi bu hale getirmeyin. (Buhari. cenaiz.916)
Kabri derince ve uygun genişlikte yapmak farzı kifayedir. Ölü kabirde yüzü kıbleye gelmek şartıyla sağ yanı üzerine yatırılır. Sonra kefenin düğümleri çözülür. Kabrin tahtası dizildikten sonra üstü örtülür. Toprağın üzerine toprak pekişsin diye su dökmek menduptur.

KABİR BAŞINDA KURAN OKUMAK SÜNNETTİR

 KABİR BAŞINDA KURAN OKUMAK SÜNNETTİR

Kişi kabrin başında kolayına gelen Kur’an ayetlerinden okur. Kabirde Kur’an okunması sünnettir. Çünkü Kur’an okumanın sevabı orada olanlara ulaşır. Ölü de hazır olan gibidir. Onun hakkında da Allah’ın rahmeti umulur. Kur’an okumanın peşinden kabulünü umarak ölüye dua edilir. Çünkü dua ölüye fayda verir. Kıraatin peşinden yapılan dua kabul olunmaya daha yakındır. (Vehbe Zühayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, III/91-92)

Kabri ziyaret eden kimsenin Yâsin suresini okuması müstehaptır. Çünkü Hz. Enes’ten rivayet edildiğine göre, Resulullah (asm) şöyle buyurmuştur:
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ HER KİM KABRİSTANA GİRERDE YASİN OKUR VE SEVABINI ÖLÜLERE BAĞIŞLARSA ALLAHU TEALA ÖLÜLERİN AZABINI HAFİFLETİR
HADİS: “Her kim kabristana girer de Yâsin’i okur ve sevabını ölülere bağışlarsa, o gün Allah Teâlâ onların azabını hafifletir. Kendisinin de bu kabristandaki ölüler sayısınca sevabı olur.”
Yine Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ ÖLÜLERİNİZE YASİN OKUUNUZ
HADİS: “Ölülerinize Yâsin suresini okuyun.” (İbn Mace, Sünen, Cenaiz, 24; Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 4)
Bir kısım Hanefîler, bu hadise dayanarak “Kişi amelinin sevabını bir başkasına bağışlayabilir, ameli -kıraat, namaz, oruç, sadaka veya hac- hangi çeşitten olursa olsun fark etmez.” (İbrahim CANAN, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, Akçağ, 15/239) diye hükmetmişlerdir.
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ KABİR ZİYARETİNDE ÖLÜNÜN YÜZÜNE DOĞRU DÖNÜLEREK SELAM VERİLMELİ VE DUA EDİLMELİDİR
HADİS: Kabir ziyareti yapılırken ölünün yüzüne doğru dönülerek selam verilmeli ve dua edilmelidir. Bu esnada kabri öpmekten, yüzünü gözünü sürmekten ve etrafında dönmek (tavaf) den sakınılmalıdır. Çünkü bu gibi davranışlar bid’attır ve dinde yeri yoktur.(Gazali, İhya, 1/473; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/422; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, IV/117-120; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 192; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/566; İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/146.)
ÖLÜYE KUR’AN OKUNABİLİR Mİ?
Kur’an-ı Kerim’in sadece bir ciheti yoktur. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle,
“İnsana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacatı maneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, cami bir kitab-ı mukaddestir.” (Sözler, s.340)
Yani Kur’an-ı Mübin hayatımızı tanzim eder. Allah’a olan mesuliyetlerimizi gösterir, dünyaya geliş gayemizi, neler yapmamızı, nasıl ibadet edeceğimizi öğretir ve her şeyin hikmet ve mahiyetini anlatır. Hülasa Kur’an-ı Kerim bir zikir, fikir, dua ve davet kitabıdır.
Kur’ân-ı Kerim’in tesir sahası sadece dünya ile sınırlı değildir. Onun mü’min ruhlara verdiği feyiz hayatta iken kalmaz, aynı şekilde kabir âleminde de devam eder, orada iken de ruhlarımızı şenlendirir, kabrimizde nur ve ışık olur.
Geçmişlerimizin ruhuna Kur’ân’dan nelerin okunması gerektiği hususunda Peygamberimiz (asm.) şu tavsiyelerde bulunur:
HADİS: “Yasin, Kur’ân’ın kalbidir. Onu bir kimse okur ve Allah’tan âhiret saadeti dilerse, Allah onu mağfiret buyurur. Yâsin’i ölülerinizin üzerine okuyunuz.” (Müsned, V/26)
Bunun ölü üzerine okunması tartışılmıştır. Ancak Şevkânî, birbirini takviye eden rivayetleri göz önünde bulundurarak bunun caiz ve faydalı olduğu kanaatindedir. (Azîmâbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, III/160; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, IV/21; İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr, 1/626; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/502, Beyrut, 1969.)
Bu hadis-i şerif, Yasin Sûresinin hem ölüm döşeğinde olan hastaya okunmasına, hem de ölmüş mü’minlerin ruhuna bağışlanmak üzere okunabileceğine işaret etmektedir.
Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de meseleyi açıklığa kavuşturmaktadır:
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ KİM ANA BABASININ VEYA BİRİNİN KABRİNİ UMA GÜNÜ ZİYARET EDER YASİN OKURSA ALLAH(CC) KABİR SAHİBİNİ BAĞIŞLAR
HADİS: “Kim babasının veya anasının veya bunlardan birisinin kabrini cuma günü ziyaret ederek orada Yasin Sûresini okursa, Allah kabir sahibini bağışlar.” (Elmalılı, Hak Dini, Yasin Suresinin başı; Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: IV/273-274)
İslâm âlimleri, ölünün ruhuna Kur’ân okunduğu zaman peşinden bir dua ile ruhlarına bağışlanmasını tavsiye etmişler, Sahabiler de bu şekilde yapmışlardır. İmam-ı Beyhakî’nin bir rivayetinde, Abdullah bin Ömer’in ölülerin ruhuna Bakara Sûresinden okunabileceğini tavsiye ettiği anlatılmaktadır. (Beyhaki, IV56)
Bir Fâtiha’nın veya okunan bir Yâsin’in bütün ölülerin ruhuna aynı şekilde hiç eksilmeden nasıl ulaştığını da Bedüzzaman’dan bir nakille öğrenelim:
Fâtır-ı Hakim nasıl ki, unsur-u havayı; kelimelerin, berk (şimşek) gibi intişarlarına ve tekessürlerine (yayılma ve çoğalmalarına) bir mezraa (tarla) ve bir vasıta yapmış ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedi (a.s.m.) umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştirmek gibi; öyle de okunan bir Fatiha dahi, meselâ, umum ehl-i imanın emvâtına (ölülerine) aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle manevî âlemde, mânevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtri telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor.”
“Hem nasıl ki, bir lamba yansa, mukabilindeki binler aynaya, her birine tam bir lâmba olur. Aynen öyle de, Yâsin-i Şerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, her birine tam bir Yâsin-i Şerif düşer. (Şualar, s.576)
Zaten kabirdeki yakınlarımız devamlı surette bizden yardım beklemektedir. Bizden gelecek bir dua, bir Fatiha, bir İhlâsla nefes alabileceklerini bilmektedir. Çünkü kabir o kadar çetin şartlarla iç içedir ki, en küçük bir mânevî yardım dahi onun ruhunu serinletecektir. Bir hadiste Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyururlar:
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ ÖLEN KİMSE KABRİNDE BOĞULMAK ÜZERE OLUP İMDAT İSTEYEN KİŞİ GİBİDİR DUA BEKLEMEKTEDİR DUA ULAŞTIĞINDA ONA HERŞEYDEN KIYMETLİ GELİR
HADİS: “Ölen kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup da imdat isteyen kimse gibidir. Babasından yahut kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine ulaştığında, bu duanın sevabı ona dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha kıymetli olur. Muhakkak ki, hayatta olanların ölüler için hediyeleri dua ve istiğfardır.” (Mişkatü’l- Mesabih)

ÖLÜLER KENDİLERİNİ ZİYARET EDENLERDEN HABERDAR OLURMU?

 ÖLÜLER KENDİLERİNİ ZİYARET EDENLERDEN HABERDAR OLURMU?

Ölüler kendilerini ziyaret edenlerden haberdar olurlar mı?
Bedir savaşında harbin sonunda Kureyş’den ölenler bir kuyuya dolduruldu. Allah Resulü onlara hitap ederek:
 ÖLÜLER KENDİLERİNİ ZİYARET EDENLERDEN HABERDAR OLURMU?
HADİS: “Ey filan oğlu filan ve falan oğlu falan! Allah ve Resulünün size vaad ettiklerini gerçek buldunuz mu? Ben Allah’ın bana vaad ettiğini gerçek buldum.” dedi. Hz. Ömer:
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ BENİM SÖYLEDİKLERİMİ SİZ ÖLÜLERDEN DAHA İYİ DUYAMAZSANIZ ŞU VARKİ ONLAR CEVAP VEREMEZLER
“Ey Allah’ın Resulü! Ruhsuz cesetlere nasıl hitab ediyorsunuz?” diye sorunca Peygamberimiz:
HADİS: “Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyamazsınız. Şu kadar var ki, onlar cevap veremezler.” (Müslim, Cennet, 76, 77) buyurdu.
Peygamber Efendimiz (asm) bir kabrin yanından geçerken yanındakilere
 PEYGAMBERİMİZ(SAV) KABİRLERİN YANINDAN GEÇERKEN SELAM SİZE EY MÜMİN YURDUNUN SAKİNLERİ DİYEREK SELAM VERİLMESİNİ EMİR BUYURMUŞLARDIR
HADİS: “Selam size ey müminler yurdunun sakinleri!” diyerek selam vermelerini emir buyurmuşlardır. (Müslim, Cenaiz, 102; Ebu Davud, Cenaiz, 79; Nesâî, Taharet, 109; İbn Mace, Cenaiz, 36, Zühd, 36; Muvatta’, Taharet, 28)
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ SELAM ANLAYANA VERİLECEĞİNE GÖRE ÖLÜLER SİZİ TANIRLAR DEMEKTİR
HADİS: Selam anlayana verileceğine göre, ölüler kendilerini ziyaret edenleri tanıyorlar demektir. Müdakkik alimlerden birisi olarak tanınan İbn Kayyım el-Cevziyye de ölülerin özellikle cuma ve cumartesi günleri ziyaret edip dua edenlerden ve çocuklarının güzel davranışlarından duydukları sevinci nakleder. (İbn Kayyım el-Cevziyye, Kitâbu’r-Ruh, 10)

KABİR ZİYARETİNİN ÖLÜYE FAYDASI

 KABİR ZİYARETİNİN ÖLÜYE FAYDASI

Özellikle anne, baba diğer akraba ve dostların kabirleri, ruhları için Allah’a dua ve istiğfar etmek amacıyla ziyaret edilir. Ölüler adına yapılan hayır ve hasenâtın sevabının onlara ulaşacağı sahih hadis ve icmâ delili ile sabittir. Ölüler ziyaret edilirken, onların ruhları için Allah’a dua edilir, Kur’an okunur, yapılan iyiliklerin sevabı bağışlanır.
Kabre ağaç dikmek sevabtır. Dikilen ağaç ve bitkinin ölünün ruhundan azabın hafifletilmesine sebep olacağına dair hadisler vardır. Hristiyanların yaptığı gibi kabre çelenk götürmek mekruhtur.
Dua ve istiğfarın ölülerin ruhları için faydalı olacağına şu ayet-i kerime de delâlet eder:
AYET: “Ey Rabbimiz, bizi ve iman ile bizden önce geçmiş olanları yarlığa. İman etmiş olanlar için kalbimizde bir kin bırakma” (Haşr, 59/10).
Bu konuda varid olan pek çok hadis vardır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/509; VI/252; İbn Mâce, Edeb)

KABİR ZİYARETİNİN FAYDALARI

 KABİR ZİYARETİNİN FAYDALARI

PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ KABİR ZİYARETİ İNSANA ÖLÜMÜ HATIRLATIR İBRET ALMAYI SAĞLAR
HADİS: a) İnsana ölümü ve ahireti hatırlatır ve ahireti için ibret almayı sağlar (Müslim, Cenâiz, 108; Tirmizî, Cenâiz, 59; İbn Mâce, Cenâiz, 47-48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/145).
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ  ZÜHT VE TAKVAYA YÖNELTİR DÜNYA HIRSI VE HARAMI ÖNLER 
b) İnsanı zühd ve takvaya yöneltir. Aşırı dünya hırsını ve haram işlemeyi engeller. Kişiyi iyilik yapmaya yöneltir(İbn Mâce, Cenâiz, 47).
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ SALİH KİŞİLERİN PEYGAMBERLERİN ZİYARETİ FERAHLIK VE RAHATLIK VERİR 
c) Salih kişilerin kabirlerini, özellikle Hz. Peygamber (asm)’in kabrini ziyaret, ruhlara ferahlık sağlar ve yüce duyguların oluşmasına yardım eder. Hz. Peygamber’in ve Allah’ın veli kullarının kabirlerini ziyaret için yolculuğa çıkmak menduptur. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ  KEM BENİM KABRİMİ ZİYARET EDERSE BENİ SAĞ ZİYARET ETMİŞ GİBİ OLUR
HADİS: “Kim, beni öldükten sonra ziyaret ederse, sanki hayatımda iken ziyaret etmiş gibi olur.”(Mansur Ali Nasif, et- Tâc, el-Câmiu’l-Usûl, II/190).
d) Ziyaret; insanın geçmişi, dinî kültürü ve tarihi ile bağlarının güçlenmesine yardımcı olur.

TEVESSÜL

TEVESSÜL: Vesile sayma, sarılma, sebep olma, gibi manalara gelen tevessül hedeflenen ve arzu edilen şeye ulaşmak için bir şeyi vasıta edinmek demektir. Kuran-ı kerimde ayette geçen vesile kelimesi Allaha yaklaşma vasıtası anlamında; onun vereceği sevaba kavuşturucu ve onun katında yakınlık kazandırıcı hususları ifade eder. Bunlar iyilikte ve taatte bulunmak, kötülükleri terk ile isyan hallerinden kaçınmaktır.

AYET:(Maide.35)”Ey iman edenler Allahtan korkup sakının ve ona vesile arayın, onun yolunda cihat edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.”
Bu ayet emir uslubu ile müminleri kendilerini Allah’ın rıza ve yakınlığına kavuşturacak hususlarda sürekli bir arayışa teşvik etmekte bu yolda fırsatları kaçırmamaya ve çareler bulup onları değerlendirmeye sevk etmektedir.
İşte tevessül kelimesinin Kurandaki kavramı ve anlamı budur. Ancak aynı kelimeyi daha sonraları Kurandaki kavramıyla hiç ilgisi olmayan bir anlam yüklenmiştir. Tasavvuf kültürünün eseri olan bu yakıştırma anlama göre tevessül bir dileğin kabulu veya musibetin defi için ermişlerin türbelerini ziyaret etmek onların ruhlarından ve yatırlardan medet ummak bu maksatla onlardan dua istemek manası yüklenmiştir. Yani dualarına onları vasıta kılmak hatta onları vasıta kılmayı dua etmenin şartı haline getirmişlerdir. Halbuki Kuranda yer alan vesilenin anlamı bu değildir. Ona yaklaşmak için güzel amel işleyin ve cihat edin güzel ameliniz ve cihadınız sizi ona yaklaştıracaktır. Bunun böyle olduğunu şu hadisten anlıyoruz.

KABİRLERLE İLGİLİ VAZİFELERİMİZ

 KABİRLERLE İLGİLİ VAZİFELERİMİZ

Kabirleri ve kabristanları güzelce korumak, temiz tutmak, ağaçlar ile süslemek, yaşayanlar için bir vazifedir.
KABRİSTANLIKLARIN KORUNMASI
Bir kabristan ne kadar eski ve tarihî olursa olsun ve kendisine artık ölü defn edilmese bile yine kabristan olarak korunmalıdır.
Böyle bir kabristanı satıp veya üzerine herhangi bir müessese vücuda getirip içinde bulunan ölülerin kemiklerini, topraklarını başka bir mezarlığa nakl etmek caiz görülmemektedir.
Ölülerin hakları da dirilerin hakları kadar, belki ondan daha ziyade mahfuzdur (korunmuştur).
Bu haklara riayet edilmesi insaniyet için bir vazifedir. Atalarının ve dedelerinin hukukuna riayet etmeyen bir nesil, kendi evlat ve torunlarından ne yüzle riayet bekleyebilir.
Bir kabristan ne kadar eski ve tarihî olursa olsun ve kendisine artık ölü defn edilmese bile yine kabristan olarak korunmalıdır.
Böyle bir kabristanı satıp veya üzerine herhangi bir müessese vücuda getirip içinde bulunan ölülerin kemiklerini, topraklarını başka bir mezarlığa nakl etmek caiz görülmemektedir.
Ölülerin hakları da dirilerin hakları kadar, belki ondan daha ziyade mahfuzdur (korunmuştur).
Bu haklara riayet edilmesi insaniyet için bir vazifedir. Atalarının ve dedelerinin hukukuna riayet etmeyen bir nesil, kendi evlat ve torunlarından ne yüzle riayet bekleyebilir.
KABİRDE MEKRUH OLAN DURUMLAR
Kabirlerin yanında uyumak, çevrelerini kirletmek, yaş otlarını yolmak, ağaçlarını koparmak mekruhtur. Kabristandaki otlar ve ağaçlar yaş bulundukça bir tür hayata (cana) sahip demektir. Bunlar hal lisanıyla (kendi dilleriyle) Hak Teâla'yı tesbih ederler. Bu vesile ile orada yatan iman sahibi ölülerin rahmet-i ilahiyeye nail olacakları umulur.
MEZARA ÇİÇEK KONULUR MU?
Kabirlerin üzerine birkaç parça gül, reyhan gibi yaş çiçekler konulabilir. Fakat bu konuda israf edilmemesi, solup gidecek çiçeklere beyhude yere birçok paralar verilmesi doğru görülmez.
Özellikle başka milletleri (başka din mensuplarını) taklid niyetiyle olursa asla caiz olmaz
KABİRLERLE İLGİLİ VAZİFELERİMİZ
Kabirleri ve kabristanları güzelce korumak, temiz tutmak, ağaçlar ile süslemek, yaşayanlar için bir vazifedir.
Ziyaretçi mezarlığa varınca yüzünü mezarlara döndürerek Peygamberimizin buyurduğu gibi şöyle selam verir.
PEYGAMBERİMİZ(SAV)  KABRE GELDİĞİ ZAMAN EY MÜMİNLER DİYARININ SAKİNLERİ SİZLERE SELAM OLSUN YAKINDA BİZLERDE SİZLEREE KATILACAĞIZ ALLAHTAN SİZE VE BİZE MAĞFİRET DİLİYORUM
HADİS:''Ey müminler diyarının ahalisi sizlere selam olsun. yakında bizde sizlere katılacağız. Allahtan size ve bize af dilerim.(müslim. cenaiz.104, ibni mace cenaiz.36)
HADİS: Resulullah bir defasında Medine mezarlığına uğradı ve onlardan tarafa dönerek şöyle dedi. Ey kabirler ahalisi size selam olsun Allah sizi ve bizi mağfiret etsin. Sizler bizden önce gittiniz. Bizde sizin ardınızdan geleceğiz.(tirmizi. cenaiz.59)
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ KİŞİ KABİRE SELAM VERİRSE ÖLÜLER SELAMINI ALIR O YÜZDEN KABİRDE ESSELAMUALEYKÜM YA EHLİ KUBUR DİYE SELAM VERMELİDİR
HADİS. Kişi kabrin başından geçerken selam verirse ölüler selamını alır. O nedenle kabristandan geçerken mutlaka selam vermelidir. Esselamün aleyküm ey ehli kubur diye selam vermelidir.(gazali ihya.4-ziyaretül kubur.)
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUK KABİRDE NAMAZ KILINMAZ  KABİRLER ASLA MESCİT YAPILMAZ KABRE KARŞI NAMAZ KILINMAZ KABİRLERE MU DİKİLMEZ 
HADİS: Kabir ziyareti esnasında mezarda namaz kılınmaz.. Kabirler asla mescit yapılmaz, kabre karşı namaz kılınmaz, kabirlere mum dikilmez.(müslim.cenaiz.98)
Boş yere para harcandığı için yada kabirlere tazim için buralarda mum yakılmasını Hz Peygamber yasaklamıştır.
Kabrin üzerine oturmayı ve kabire basmayı da yasaklamıştır. İşte
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUK KABİR ÜZERİNE OTURMAK MEZARLARI ÇİĞNEMEK MEKRUHTUR
HADİS: ''Kabrin üzerine oturmak ve mezarları çiğnemek mekruhtur.(müslim.cenaiz.33-tirmizi.cenaiz.56)
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUK KABİRDE EDEP DIŞIBOŞ SÖZLERDEN KİBİR VE ÇALIMDAN KAÇINMALI MÜTEVAZİ OLUNMALIDIR
HADİS: Kabirde ziyaretle bağdaşmayan edep dışı ve boş söz söylemekten kibirlenip çalım satarak yürümekten sakınmak ve mütevazi bir durumda bulunmak gerekir.(tirmizi. cenaiz.46)
KABRİSTANDAKİ YAŞ OT VE AĞAÇLARI KESMEK MEKRUHTUR
Kabristanın yaş ot ve ağaçlarını kesmek mekruhtur.
Kabir yanında kurban kesmek Allah için kesilse bile mekruhtur. Hele ölü için kesmek kesinlikle haramdır şirktir. Çünkü kurban kesmek ibadettir. ibadet ise yalnız Allaha mahsustur.
KABİRLER KABE TAVAF EDER GİBİ TAVAF EDİLEMZ
Kabirler Kabe tavaf eder gibi dolaşarak tavaf edilmez.
ÖLÜLERDEN YARDIM İSTEMEK MEZAR TAŞLARINA BEZ BAĞLAMAK ŞİRKTİR
Ölülerden yardım istemek ve bunun için mezar taşlarına bez mendil ve paçavra bağlamak kişiye yarar sağlamadığı gibi şirktir.
Bazı kabir ve türbelerin hastalıklara şifalı geldiğine inanmak ve bunların ağaç ve toprağını kutsal saymak. İslam’ın tevhit inancı ile bağdaşmaz, şirktir.
Diri veya ölü kimseleri Allahtan bir şey istemek için aracı kılmak şirktir. buna tevessül denir, şirktir. 

MEZAR TAŞLARINA AYET-İ KERİME YAZILMAMALIDIR

 MEZAR TAŞLARINA AYET-İ KERİME YAZILMAMALIDIR

Ölenlerin eserlerinin kaybolmaması, mezellete duçar olmamaları için başları ucuna birer taş dikip isimlerinin yazılmasında bir beis görmeyenler vardır. Her hâl ü kârda bu taşlara âyet-i kerime yazılmamalıdır. Daha sonra taşların kırılarak yerlere düşmesi mümkündür.
Mâlikîlere göre kabir üzerine Kur'ân yazılması haramdır. Ölünün adıyla ölüm tarihinin yazılması da mekruhtur. Şafiîlere göre bunlara yazı yazmak mutlak olarak (kesinlikle) mekruhtur. Meğer ki, bir âlimin, bir sâlihin kabri olsun. Bu takdirde adını ve kendisini temyiz edecek vasfını yazmak menduptur. Hanbelîlere göre de kitabet (Kabir taşına yazı yazmak) tafsile tâbi olmaksızın mekruhtur.
Bir şahsı öldüğü ev içinde bir yere defn etmek mekruhtur. Çünkü böyle bir defin, Peygamberlere (aleyhimüsselam) mahsustur.

KABİR ZİYARETİNDE HANGİ DUA OKUNUR?

 KABİR ZİYARETİNDE HANGİ DUA OKUNUR?

Kabri ziyaret eden kişi ayakta kıbleye karşı veya ölünün yüzüne karşı durarak dua etmeli, şu mealdeki duayı okumalıdır:
"Essalamü aleyküm... Ey mü'minler yurdunun sâkinleri. Bizler de inşaallah sizlere kavuşacağız. Allahü Teâlâ'dan bizim ve sizin için afiyet, ahiretle ilgili korkulardan korunma ve selamet dilerim."
Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) Baki' kabristanını ziyaret ettiğinde böyle selam verirlerdi.

KABİR ZİYARETİ NE ZAMAN YAPILMALI?

KABİR ZİYARETİ NE ZAMAN YAPILMALI?
Kabirleri haftada bir gün, bilhassa cuma ve cumartesi günleri gidip ziyaret etmek erkekler için menduptur. Salih zatların kabirleri teberrük (bereketlenmek) için ziyaret edilir.Velev ki, uzak bir yerde bulunmuş olsun, bu hususta yolculuk yapmak (yapılması uygun görülen davranıştır) menduptur. Yaşlı kadınlar da ibret almak, bereketlenmek için kabirleri ziyaret edebilirler. Bunda bir beis (sakınca) yoktur. Bir fitne korkusu olursa caiz olmaz.

PEYGAMBERİMİZİN KABRİSTAN ZİYARETİNDE YAPTIĞI DUA

 PEYGAMBERİMİZİN KABRİSTAN ZİYARETİNDE YAPTIĞI DUA

Peygamber Efendimiz sık sık Bakî mezarlığına gider, ölülere selâm verir, onlara dua ederdi. Biz de zaman zaman kabristana gitmeli, yarın kendilerine komşu olacağımız kimseleri ziyaret etmeliyiz.

Hz. Peygamber, geceleri Baki’ kabristanına gelir ve

HADİS. “Müminler yurdunun sakinleri, sizlere selam olsun. İnşaallah biz de size katılacağız. Bizler ve sizler için Allah’tan afiyet dilerim; Allah’ım, Baki’ kabristanında bulunanları bağışla.” (Müslim, Cenâiz, 102) diye dua ederlerdi.
Kabir ziyaretinde bulunan kişinin ölü için dua etmesi ve Kur’an okuyarak sevabını orada bulunanların ruhlarına bağışlaması uygun olur.
Ancak, kabir ve türbe ziyaretlerinde İslam’ın özüne ve tevhid anlayışına ters düşen, itikâdî bakımdan da zararlı olan tutum ve davranışlardan uzak durmak gerekir.
Kabrin başında yüksek sesle ağlayıp gürültü yapmak, kabrin parmaklık ve taşlarını öpmek, onlara sarılıp ağlamak İslam ile bağdaşmaz.
Türbelerde yatan kişileri beşer üstü varlıklar olarak görmek; bu zatların duaları kabul ettiğine, ilâhi kudretlerinin olduğuna inanmak doğru olmadığı gibi, bir kısım ihtiyaç ve dilekleri onlara arz etmek, kendilerinden medet ummak, bu ziyaretleri dinî bir vecibe gibi telakki etmek; bez bağlamak, mum yakmak, kurban kesmek, şeker vb. yiyecek maddeleri dağıtarak onlardan yardım dilemek gibi davranışlarda bulunmak da, tevhid dini olan İslam’la bağdaşmaz. Ölen kişilerden medet ummak ve onlardan bazı şeyler beklemek iman açısından tehlikeli bir davranıştır.
Mezar ziyaretinde şu adaba dikkat etmek gerekir.
Mezar ziyareti esnasında abdestli olmaya özen gösterilmelidir.
Mezarlıkta sükuneti korumalı, fazla gürültü çıkarmalıdır.
Sonra mezarlıkta bulunan ölülere selam verilir
Onlar için hayır duada bulunulur.
Kuran-ı Kerim okunup sevabı onların ruhuna bağışlanır.
Mecbur kalmadıkça, asla mezarların üzerine basılmaz, üzerlerine oturulmaz.
Her insanın er-geç mezara gideceği düşünülerek ibret alınır.
Mezarlıkta bağırılmaz, ağlayıp feryat edilmez, orada kurban kesilmez, şenlik yapılmaz
Bunlar mezar ziyaretinin adabındandır.

KABİR VE TÜRBE ZİYARETİNİN ADABI

 KABİR VE TÜRBE ZİYARETİ VE ADABI

KABİR ZİİYARETİ ADABI
TÜRBE ZİYARETLERİNDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR
ZİYARETÇİLERİN DİKKATİNE
İSLÂM DİNİNE GÖRE; TÜRBE VE YATIRLARA
Adak Adanmaz,
Kurban Kesilmez,
Mum Yakılmaz,
Bez – Çaput Bağlanmaz,
Taş – Para Yapıştırılmaz,
Eğilerek ve Emekleyerek Girilmez,
Para Atılmaz,
Yenilecek Şeyler Bırakılmaz,
El – Yüz Sürülmez,
Türbe ve Yatırlardan Medet – Şifa Umulmaz,
Türbelerin İçinde Yatılmaz,
Bu ve benzeri bid’at ve hurafeler Dinimizce kesinlikle yasaklanmıştır.
Ziyâretçi mezarlığa varınca yüzünü mezarlara döndürerek Peygamber Efendimiz'in öğrettiği üzere şöyle selâm verir:
HADİS: "Selâm size, ey mü’minler diyârının sâkinleri! İnşâallâh yakında biz de aranıza katılacağız. Allah’ın bizi de sizi de bağışlamasını dilerim.” (Müslim, Tahâret, 39; Cenâiz, 104)"
Kabirde yatanlara duâ etmeli ve kendisinin de onlar gibi olacağını düşünmelidir. Ziyâret ettiği kimsenin kabrine, sanki hayattaymış da onunla konuşuyormuş gibi yüzünü dönerek yaklaşmalı ve rahatsız değilse ayakta durmalıdır. Sağlığında kendine çok yakın ise yakınına varmalı, fazla yakın değilse uzakça durarak dua etmelidir.
Kabir ziyareti sırasında namaz kılarak oraların mescit hâline getirilmesi dinen tasvip edilmeyen bir davranıştır. Ayrıca kabre karşı namaz kılmak da mekruhtur.
HADİS: Kabirlere mum dikmek ve yakmak caiz değildir. (Muvatta, Cenâiz, 12-13)
HADİS: Kabrin üzerine oturmak ve mezarları çiğnemek mekruhtur. (Müslim, Cenâiz, 98)
HADİS: Kabristanda ziyâretle bağdaşmayan edep dışı ve malayani söz söylemekten, kibirlenip çalım satarak yürümekten sakınmak ve mütevâzî bir tavır takınmak gerekir. (Nesâî, Cenaiz, 100)
HADİS: Kabirlere, küçük ve büyük abdest bozmaktan sakınmalıdır.
HADİS: Kabristanın ağaçlarını ve yaş otlarını kesmek mekruhtur.
HADİS:Kabir yanında kurban kesmek Allâh için olsa bile mekruhtur. Hele ölünün rızâsını kazanmak ve yardımını elde etmek için kesilmesi kesinlikle haramdır. Bunun şirk olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü kurban kesmek ibâdettir. İbadet ise yalnız Allâh'a mahsustur.
HADİS:Kabirler Ka'be tavaf edilir gibi dolaşılıp tavaf edilmez.
HADİS:Ölülerden yardım istemek ve bunun için mezar taşlarına bez, mendil ve paçavra bağlamak kişiye bir fayda sağlamaz. Kabirdeki kişinin başkasına bizzat fayda vermeye veya bir zararı gidermeye gücü yetmez. Ancak Allâh'tan bir şey isterken sâlih zâtları vesile kılmak ve bunun için onların kabirlerini ziyâret etmek câizdir. Meselâ “HADİS: Peygamber Efendimiz hakkı için, onun hürmetine, ya Rabbî onunla Sana dua ediyorum, şu isteğimi yerine getir!” demek duaların kabulüne vesile olur. (Tir­mi­zî, De­avât, 118; İbn-i Han­bel, IV, 138)
Bunun pek câlib-i dikkat bir misâli şudur:
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in vefâtından sonra Medîne'de şiddetli bir kıtlık olmuştu. Ahali durumu Hz. Âişe'ye şikâyet ettiler. Validemiz onlara şu tavsiyede bulundu:
HADİS: Nebiyy-i Muhterem Efendimiz'in kabri şerîfine gidin, tavanından bir pencere açın. Efendimiz ile semâ arasında bir perde kalmasın!
Böyle yaptıklarında bolca yağmur yağdı, otlar yeşerip büyüdü, develer iyice semizleşti. Hatta bu seneye “Âmu'l-fetk, bolluk senesi” ismi verildi. (Dârimî, Mukaddime, 15)
HADİS:Kabir ziyâretini özellikle cuma olmak üzere perşembe ve cumartesi günleri yapmak daha faziletlidir. Ancak diğer günlerde ziyâret de mümkün ve caizdir.
HADİS:Kabirleri gece ziyaret etmek de caizdir. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- gece Cennetü'l-Bakîa'ya gidip dua etmiştir. (Müslim, Tahâret, 39; Cenâiz, 104)

HÜSNÜ HATİME(GÜZEL ÖLÜM- GÜZEL SON)

  KIYMETLİ MÜMİNLER NE YAZIK Kİ HOCALARIMIZ BİZİ ÖLÜMÜN DEHŞETİNDEN VE KABİR AZABINDAN CEHENNEMDEN KORKUTARAK İBADET ETMEMİZİ SAĞLAMAK İSTEMİŞLERDİR. HALBUKİ BU YANLIŞ METODDUR ÇÜNKİ KORKU GEÇİCİDİR AMA SEVGİ KALICIDIR NASIL OLSA CEHENNEME GİRECEM DİYE HEPTEN VAZ GEÇMEMİZE ÜMİTSİZLİĞE KAPILMAMIZA SEBEP OLMUŞLARDIR. HALBUKİ İBADET EDENİN NASIL KOLAY CAN VEREEĞİNİ, NASIL KABİRDE CENNET BAHÇELERİNDE OLACAĞINI, NASIL CENNETE GİRECEĞİMİZİ ANLATSALARDI ÜMİDİMİZİ YİTİRMEZ SEVE SEVE İBADETLERİMİZİ YAPARDIK 

Naziat.2:Vennaziati neşta Müminin canını yağdan kıl çeker gibi kolaylıkla çıkaran meleklere andolsun
AZRAİL MÜMİNİN CANINI ALIRKEN YAĞDAN KIL ÇEKER GİBİ KOLAYLIKLA ALIR HİÇ ACI DUYMAZ  
    Sayın okuyucularım o halde hüsnü hatime nedir ? ve hüsnü hatimeye ulaşmak için ne yapmak gerekir bunu biraz açıklayalım.
HÜSNÜ HATİME: Güzel son,güzel sonuç,güzel ölüm anlamındadır. Güzel sonuç iman ile ölmekle mümkün olur.
Sayın okurlarım müminin canı çok kolay çıkacaktır. İşte
AYET: وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطاًۙ
 (Naziat.2)''(Vennaziati neşta)''Müminin canını yağdan kıl çeker gibi kolaylıkla çıkaran meleklere andolsun.''
Bu ayet nazil olunca sahabiler ya Resulullah ölümün şiddetinden siz bile korkarken nasıl oluyor da insanın canı bu kadar kolay çıkıyor. Hatta mümin canının çıktığının farkına bile varmaz buyuruyorsunuz diye sorduklarında Peygamberimiz(sav) onlara şu cevabı vermiştir.
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ NASILKİ YUSUF(AS) IN GÜZELLİĞİNİ GÖREN KADINLAR ELLERİNİ KESTİKLERİ HALDE FARKINA BİLE VARMADIYSALAR HİÇ ACI DUYMADIYSALAR MÜMİNDE ÖLÜRKEN AZRAİLİN VE CENNETİN GÜZELLİĞİNDEN ÖLÜMÜN ACISINI DUYMAYACAK CANININ ÇIKTIĞININ FARKINA BİLE VARMIYACAKTIR
HADİS: Aradığınız cevap Yusuf suresindedir. Bu surede emirin kölesi olan hz. Yusufun güzelliğine Emirin karısı Züleyha vurulmuş ona aşık olmuştu. Züleyhanın arkadaşı olan kadınlar Züleyhanın dedikodusunu yapıyor. Koskoca emirin karısı kölesine aşık olmuş diye onu eleştiriyorlardı. Bunun üzerine Züleyha bu kadınları çay partisine çağırır. Her birinin eline birer elma ve birer bıçak vererek soyup yemelerini ister. Kadınlar tam elmaları soyarken. hz Yusufu karşılarına çıkarır. Hz Yusufun o eşsiz güzelliğine vurulan bu güzellik karşısında her şeyi unutan kadınlar o kadar etkilenirler ki elmayı soyalım derken ellerini bıçakla keserlerde farkına varmazlar.
Sayın okurlarım Yusuf ve Züleyha olayı kuran-ı kerimde şöyle geçer.
AYET:(Yusuf.31)''Kadınların kendisini yermesini işitince onları davet etti ; koltuklar hazırladı geldiklerinde her birine bıçak verdi. Yusufa yanlarına çık dedi. Kadınlar Yusufu görünce şaşırıp ellerini kestiler. Ve Allahı tenzih ederiz . Ama bu insan değil ancak çok güzel bir melektir dediler.''
işte ölüm anında mümin kendisine gösterilen cennetin ve büyük nimetlerin güzelliği karşısında o kadar sevinecek o kadar şaşıracak ki ölüm acısını hissetmiyecek canının çıktığının farkına bile varamıyacaktır.''
MELEKLER MÜMİNİN CANINI ALDIKTAN SONRA MÜMİNİN RUHUYLA BİRLİKTE FEZADA DOLAŞACAKLARDIR UÇACAKLARDIR YANİ 
AYET:(Nâziât: 3)“Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere!”
Âyet-i kerimede buyurulduğu üzere müminlerin canlarını aldıktan sonra, onlarla birlikte fezâda yüzüp giderler. Hüsnü hatime ile ölen müminlerin bir mükâfatı da meleklerin iltifatlarıdır.
AYET:(Nahl: 32) “Onlar meleklerin: ‘Selâm sizin üzerinize olsun. Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık cennete girin!’ diyerek iyilikle canlarını aldıkları kimselerdir.” 
AYET:(Vâkıa: 88-89) “Ölen kişi Allah’a yaklaştırılanlardan ise; ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti var.”
ALLAH(CC) BUYURACAKKİ EY MÜMİN SEN BENDEN RAZI BENDE SENDEN RAZI OLARAK GİR CENNETİME 
AYET:( (Fecr: 27-30) “Ey mutmain olan nefis! Sen O’ndan râzı, O senden râzı olarak dön Rabb’ine. Gir salih kullarımın içine, gir cennetime!”
Bu hitap ona hem vefat anında hem de kıyamet gününde müminler söylenecektir.
İMANLI ÖLEN MÜMİNE MELEKLER EY İMANLI MÜMİN İMANLILARDAN SANA SELAM OLSUN DİYE SELAMLAYACAKLARDIR
AYET: (Vâkıa: 90-91)“Eğer sağcılardan ise; ‘Ey sağcı! Sana sağcılardan selâm!’ denir.”
Can boğaza gelmiş durumdaki mümin o selâmı alınca rahatlar, dostluğun ünsiyetini hisseder.’’
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ MELEKLER MÜMİNLERİN CANLARINI KOLAYCA ALIRLAR VE CENNET ONA GÖSTERİLİR 
HADİS: Müminlerin canlarını ise şefkat ve merhametle ve yumuşaklıkla, rahatça ve usulca, sanki çözülmesi kolay bir düğümü çözer gibi kolayca alırlar. Cennetteki varacağı yer kendisine gösterilmeden hiçbir mümin ruhunu teslim etmeyecektir(Buhari)
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ MÜMİN RAHMET MELEKLERİNİN GÜZELLİĞİNDEN CAN VERME ACISINI HİSSETMEZ KOLAYCA CANI ÇIKAR VE NİMETLERE KAVUŞUR
HADİS:(Mümin öleceği vakit, rahmet meleklerini görür, can verme acısını duymaz. Ruhu tereyağından kıl çeker gibi, kolay çıkar, nimetlere kavuşur.) [Bezzar]
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ ÖLÜM EN EN KIYMETLİ HEDİYEDİR
HADİS:(Ölüm, mümine en kıymetli hediyedir.) [Taberani]
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ KAFİRLER KABİRDE ACI VE SIKINTI İÇİNDE AZAP GÖRÜRKEN MÜMİNLER NİMELER İÇİNDE MUTLU VE SIKINTISIZ HAYAT GEÇİRECEKLERDİR
HADİS: Kafirler ve münafıklar kabirde acı ve sıkıntı içinde azap görürlerken müminler nimetler içerisinde mutlu ve sıkıntısız bir hayat süreceklerdir (bk. Tirmizî, Cenaiz, 70).
Allahü teâlâya kavuşmayı isteyen mümin, ölümü kötü görmez. Çünkü ölüm, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür. Cenneti seven ve ona hazırlanan ölümü sever. Çünkü ölüm olmayınca Cennete girilmez.
Dünya hayatı rüya gibidir. Ölüm uyandırıp rüya bitecek, hakiki hayat başlayacaktır. Hadis-i şerifte,
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ İNSANLAR UYKUDADIR DÜNYA UYKUDUR ÖLÜNCE UYKUDAN UAYANIR İNSANLAR 
HADİS: (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruldu. (Sefer-i Ahiret)
PEYGAMBERİMİZ(SAV) MÜMİNİN ÖLÜMÜNÜ ŞÖYLE ANLATIR
İman sahibi kişinin ruhunu Azrail alırken, yanında rahmet melekleri bulunur. Mümin insanın ruhu alınırken, ona cennetteki yeri gösterilir. O cennetteki yerini temaşa ederken ruhunun kabz edildiğinin farkına varmaz. Hadislerde şöyle anlatılır: 
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ MÜMİN ÖLÜNCE GÖKTEN IŞIK SAÇAN MELEKLER İNER YANLARINDA CENNET ELBİSESİ BULUNUR AZRAİL KOLAYCA CANINI ALDIKTAN SONRA MÜMİNE CENNET ELBİSESİ GİYDİRİRLER GÜZEL KOKU SÜRÜP SEVİNÇLE SEMAYA ÇIKARLAR 
HADİS:Mümin kul Ahiret yolculuğuna çıkarken, gökten ışık saçan melekler iner.Yanlarında cennet elbiselerinden bir elbise ile hunut olur. O kulun görebileceği yere otururlar. Azrail (as).de baş ucuna oturur ve 'haydi ey temiz ruh Allah'ın mağfiret ve rıdvanına doğru rahatlıkla çık' der. Azrail (as) bedenden çıkan ruhu alınca, rahmet melekleri ruhu ellerindeki elbise ve hunuta sararlar.Güzel kokular sürüp, sevinçle semaya çıkarlar.
1. SEMADA MELEKLER İYİ BİR KİŞİ İDİ DERLER BÖYLECE 1. SEMAYI GEÇER
1. semada kimsin diye sorulur. Rahmet meleklerin başında olan Cebrail; ben Cebrailim yanımdaki filan oğlu filan diyerek o kişiden övgüyle bahseder. Dünya seması melekleri 'o iyi bir kişidir,inancı tamdı,şüphesi yoktu ' diyerek geçişine izin verirler. 
İkinci semaya çıkarlar.
2. SEMADA NAMAZLARINI  FARZLARI YERİNE GETİRDİ DERLER GEÇİŞ İZNİ VERİLİR
 2. Sema melekleri de, namazlarını ve bütün farzlarını eda ederdi derler. 
Üçüncü semaya geçerler 
3. SEMADA ZEKATINI VERİRDİ DERLER GEÇİŞ İZNİ VERİLİR
3. Sema da; malının hakkını muhafaza edip zekatını seve seve verirdi derler. 
Dördüncü semada, 
ORUCUNU TUTTU HARAM YEMEDİ DERLER GEÇİŞ İZNİ VERİLİR
4. Semada orucunu tutup, haram yemekten kaçındı, kendini muhafaza etti denilir.
 Beşinci semada; 
HACCINI YERİNE GETİRDİ DERLER GEÇİŞ İZNİ VERİLİR
5. Semada farz olduğunda Allah için hac vazifesini yerine getirdi derler.
 Altıncı semaya 
SEHER VAKTİ İSTİĞFAR ETTİ SADAKA VERDİ YETİMLERE BAKTI DERLER GEÇİŞ İZNİ VERİLİR 
6. Semada çıktıklarında; seher vakti istiğfar etti, çok sadaka verdi, yetimlere yardım etti denilerek karşılanır.
7. SEMADA CELAL PERDELERİNİN OLDUĞU MAKAMA GELİR HOŞCA KARŞILANIR CENNETE ALINIR
 7. Semada Celal Perdelerinin olduğu makama varırlar. Orada hoşca karşılanıp cennet ile müjdelenir. Oradan Sidretül Müntehaya giderler. Orada; her iyiliği Allah rızası için yapan kul, hoş ve sefa geldin denilerek karşılanır. Daha sonra; ateş tabakasından, nur, zulmet, su ve kar tabakalarından ve soğuk denizden geçerler. Sonra perdeler açılır. Bu perdeler seksenbin adettir ve her perdede de seksen bin şerefe vardır. Perde arkasından bu getirdiğiniz ruh kimdir diye sorulur. Cebrail AS. filan oğlu filan der. Allah "yaklaştırın sen ne güzel kulumsun" buyurur ve Allah onu affeder. Allah'ın huzuruna arif ve evliya kullarının dışında ulaşan olmaz. 
Diğer insanlar ise, yaptıkları amele göre ya perdelerden yada sema kapılarından geri çevrilirler.
 Geri dönerlerken, Allah "Kulumun dosyasını tescil edin. Onu yere iade edin. Onları ben yarattım, oraya iade ederim, sonra tekrar oradan bir kere daha çıkaracağım"diye buyurur. 
Sonra ruh cesede iade edilir.
Kabire;Münker ve Nekir adında iki melek gelir ve sorarlar: Rabbin kim? Kul şaşırmadan Allah der Dinin? Kul; İslam der Nebin? Kul; Hz.Muhammet, O Allah'ın resulüdür der. Nereden bildin? Kul; Allah'ın kitabı Kuranı okudum. Ona iman ve tastik ettim der. O sırada; Kulum doğru söyledi. Cennetten bir yatak getirip altına serin, cennet elbiseleri giydirin ve cennete bakan bir pencere açın buyrulur. Sonra o kişinin kabri enine ve boyuna genişler.Cennet kokuları gelmeye başlar. Kabri cennet bahçelerinden bir bahçe gibi olur.