pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 EBEDİ HAYAT AHİRET: NEDEN VAR?
NEDEN VAR? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NEDEN VAR? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2025 Pazar

CEHENNEM NEDEN VAR?




CEHENNEM NEDEN VAR?

Günahkâr kimseler cehennemde cezâlarını çektikten sonra oradan çıkarılırlar. Lâkin îmân etmeyenler cehenneme girdiğinde, artık onlar için ebedî bir azap başlamış olur.

Bu gerçeği de Peygam­ber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem şu hadîs-i şerîfleriyle beyan buyurmuşlardır:

“Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehennem’e girdiği zaman, bir münâdî aralarında ayağa kalkarak:

«‒Ey ateş ehli, artık ölüm yok! Ey cennet ehli, artık ölüm yok! Bundan sonra ebediyet vardır!» diye nidâ eder.” (Buhârî, Rikāk, 50)

Cehennem’in dehşeti, büyüklüğü ve derinliği hakkında Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’tan şöyle bir rivâyet nakledilmektedir:

“Bir defasında Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz ile birlikte idik. Ansızın, düşen bir şeyin sesini duyduk. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem:

«‒Bu nedir biliyor musunuz?» buyurdular. Biz de:

«‒Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!» cevâbını verdik. Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem:

«‒Bu bir taştır. Yetmiş sene evvel cehenneme atılmış, o günden beri aşağı doğru düşüyordu, daha yeni dibine varabildi. (Yani bu taş cehennemin dibine düştü ve siz de onun düşme sesini işittiniz).» buyurdular.” (Müslim, Cennet, 31; Ahmed, II, 371)

Cenâb-ı Hak, normalde insanlara duyurmadığı bir sesi, ibret olması için, o anda Peygamber Efendimiz’e ve yanındaki ashâbına hârikulâde bir şekilde işittirmiştir.

Burada tekrar hatırlatalım ki, bizdeki mesafe mefhumu, dünyevî şartlara göredir. Âhiret âleminin zaman ve mekân mefhumu ise kendine has bir keyfiyettedir. Dünya hayatının imkân ve şartlarıyla berzah ve âhiret âlemlerinin imkân ve şartları çok farklıdır. İnsan ölümle bambaşka bir âleme geçecektir. Bu sebeple berzah ve âhiret âlemleriyle alâkalı haberleri okurken dâimâ o âlemlerin farklı şartlarının olabileceğini göz önünde bulundurmalı, dünyada alıştığımız şartlara göre değerlendirme yapmamalıyız.

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“O gün Cehennem’e «Doldun mu?» deriz. O da «Daha var mı?» der.” (Kāf, 30)

Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, bu âyet-i kerîmede bildirilen hâdiseyle alâkalı olarak şöyle buyurmuşlardır:

“Cehennem’e suçlular atıldıkça o, «Daha var mı?» diye sorar durur. Nihayet izzet sahibi olan Rabbimiz, üzerine ayağını[2] koyunca büzüşüp toplanır (içindeki boşluklar kapanır) ve (cehennem bu defa):

«‒İzzetin ve keremin hakkı için yeter, doldum artık!» der. Cennetteki fazla yerler ise devam eder. Allah Teâlâ oralar için yeni kullar yaratır ve onları cennetin artan yerlerine iskân eder.” (Müslim, Cennet, 38)

Hadîs-i şerîfte ifâde edilen, cennetin boş kalan yerleri için kendilerine ihsanda bulunacağı kullar yaratması ve cehennemin boş kalan yerlerini ise toplayıp yok etmesi, hem Cenâb-ı Hakk’ın kimseye zulmetmeyeceğinin[3] hem de rahmetinin gazabını geçmiş olduğunun bir ifâdesidir.

Yine Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz bir sohbetinde ashâb-ı kirâma:

“‒Sizin (şu dünya) ateşiniz, cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir parçadır!” buyurmak sûretiyle cehennem ateşinin dehşet ve azametine dikkat çekmişlerdi. Ashâb-ı kirâm:

“‒Yâ Rasûlâllah! Cehennem ateşi dünya ateşi gibi olsaydı, şüphesiz ki o bile azap için kâfî gelirdi!” diyerek karşılık verdiler.

Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz ise idrâklerin bu hususta daha da berraklaşmasını arzu ettiği için sözlerine şöyle devam ettiler:

“‒Cehennem ateşi, dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece daha fazla kılındı. Bu derecelerden her birinin sıcaklığı, bütün dünya ateşleri­nin sıcaklığı gibidir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 10; Müslim, Cennet, 30)

İmâm Kurtubî bu ifâdeleri şöyle îzah etmişlerdir:

“Âdemoğullarının yaktığı bütün ateşler toplansa, cehennemin yetmiş cüzünden biri kadar bile olamazdı. Yani Dünya’nın bütün odunları ve yanıcı maddeleri toplanarak yakılsa, muhakkak ki Cehennem’in yetmişte biri, bu ateşten daha şiddetli olurdu. (Kurtubî, Tezkire, s. 861)

Şu hadîs-i şerîf de cehennem ateşinin ne kadar şiddetli olduğunu göstermektedir:

“Cehennem, Rabbine şikâyet etti:

«–Yâ Rabbi, bir kısmım bir kısmımı yiyor!»

Bunun üzerine Allah Teâlâ onun iki defa nefes almasına izin verdi. Bir nefes kışın, bir nefes yazın. Sıcağın en şiddetli olduğu zaman ile soğuğun en şiddetli olduğu zemherîr, işte bu nefeslerdir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 10)

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- da kışın en soğuk zamanı olan zemherîr ile alâkalı olarak şöyle buyurur:

“Cehennem ehli sıcaktan kurtulmak için yardım isterler. Onlara yardım olarak soğuk bir rüzgâr gönderilir (zemherîr). Bu öyle bir soğuktur ki, şiddetinden cehennemliklerin kemikleri kırılmaya başlar. Bunun üzerine (onlar) tekrar Cehennem ateşine dönmeyi isterler.”[4]

Dünya şartlarında ateş, yaktığı şeyi yer bitirir. Lâkin âhirette ölüm ortadan kaldırılıp her şey ebediyet vasfı kazanacağı için, kâfirler ölmez ve azapları da sürekli bir sûrette devam eder. Hattâ hadîs-i şerîflerde bildirildiği üzere, azâbın şiddetini daha çok tadabilmeleri için vücutları daha büyük ve mukâvemetli yaratılır.

Sonsuz bir rahmet ve merhamet sahibi olan Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’inde biz kullarını bu şiddetli azâba düşmekten sakınmamız için defalarca îkaz buyurmaktadır.

Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız ki Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde bize bildirilen âhiret haberleri, aslâ efsâne kabîlinden şeyler değil, tıpkı ölüm gibi mutlak sûrette insanoğlunun karşılaşacağı hakîkatlerdir. Bu sebeple o haberleri ciddiyetle öğrenip muktezâsınca amel etmek ve fırsat eldeyken ebedî hayata güzelce hazırlanmak îcâb eder.

Cehenneme dâir verilen ilâhî ve nebevî haberlerin ciddiyetini idrâk edemeyip onları dünyevî intibâlarla ve kendi nâkıs akıllarıyla ölçmeye çalışan küfür mantığının içine düştüğü gülünç, ahmakça ve acınacak hâli, şu hâdise ne güzel ortaya koymaktadır:

İbn-i Cerîr, İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ-’dan naklettiği bir hadiste şöyle anlatmaktadır:

“(Sekar Cehennemi’nin) üzerinde on dokuz (muhafız melek) vardır.” (el-Müddessir, 30) âyet-i kerîmesi nâzil olduğunda (Allah ve Rasûl’ünün düşmanı) Ebû Cehil, Kureyş’e:

“–Analarınız size ağlasın!” dedikten sonra Peygamber Efendimiz’i kastederek;

“–İbn-i Ebî Kebşe size, cehennem bekçilerinin on dokuz olduğunu haber veriyor. Siz ki bu kadar çok ve güçlüsünüz. Sizden on kişi cehennem bekçilerinden birini tutamayacak (hakkından gelemeyecek) mi?” demişti. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ Peygamber’ine, Ebû Cehil’e gitmesini ve ona;

“–Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun! Yine yazıklar olsun sana, yazıklar olsun!” demesini vahyetmiştir. (Süyûtî, Lübâbu’n-Nukūl, II, 189)

Şu âyet-i kerîmeler, husûsan Ebû Cehil, umûmen ise onun gibi gurur, kibir ve küfür şaşkınlığı içindeki gâfillere hitâb etmektedir:

“Lâyıktır (o azap) sana, lâyık! Evet, lâyıktır sana (o azap) lâyık!” (el-Kıyâme, 34-35)
CEHENNEM AZABI NASIL OLACAK?

Cehennem’e dûçâr olacağı kesinleşmiş kimselerin azâbı bir olmayıp, herkes kendi hâline göre muhtelif azap çeşitleri ile cezalandırılacaktır. Bunların bir kısmı âyet-i kerîmelerde şöyle haber verilmektedir:

“Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri, gün gelecek bir ateşe sokacağız. Onların derileri pişip acı duymaz hâle geldikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz ki acıyı duysunlar! Allah azîz ve hakîmdir.” (en-Nisâ, 56)

“Onlar için Cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de (yine cehennem ateşinden) örtüler vardır. İşte Biz, zâlimleri böyle cezalandırırız!” (el-Aʻrâf, 41)

“Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da (yine ateşten) tabakalar vardır! İşte Allah kullarını bu azaptan sakındırıyor. Ey kullarım, Ben’den korkun (takvâ sahibi olun)!” (ez-Zümer, 16)[5]

“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün (acıklı bir feryâd içinde):

«Eyvah bize! Keşke Allâh’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik! Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden kov!» derler.” (el-Ahzâb, 66-68)

Bunlar, ne dehşetli manzaralardır! Yüzün bir o tarafı bir bu tarafı ateşin en koyu yerine arz edilmekte, hem de o şiddetli ateşin, vücudun her noktasına, yüzün her zerresine ulaşmakta olduğu bir durumda iken... Kâfirler de yorgun ve pişman bir hâlde, zelil bir şekilde ve yalvarırcasına günahlarını îtiraf ediyorlar. Ümitsiz bir ses tonuyla, kendilerini bu fecî âkıbete sürükleyen önderlerine acı bir öfke ve kinle lânet yağdırıyorlar!..

Yine Cenâb-ı Hak, cehennem azâbıyla ilgili âyet-i kerîmelerde şöyle buyurmaktadır:

“…İnkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar sular dökülür. Bununla, karınlarının içindeki (âzâları) ve derileri eritilir. Bir de (başlarına vurulmak üzere) onlar için demirden gürzler, topuzlar vardır! Iztıraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri döndürülürler ve (kendilerine); «Tadın bu yakıcı azâbı!» (denilir).” (el-Hac, 19-22)[6]

“Şüphesiz Biz, kâfirler için zincirler, (boyna ve ellere geçirilen) demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.” (el-İnsân, 4)

İbn-i Abbâs radıyallâhu anhumâ, bir kişinin:

“Hiç şüphesiz Biz’im nezdimizde (onlar için demirden hazırlanmış) ağır bağlar, prangalar ve yakıcı bir ateş vardır. Boğaza duran bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır!” (el-Müzzemmil, 12-13) âyetlerini okuduğunu işitince, Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in düşüp bayıldığını haber vermişlerdir. (Beyhakî, Şuab, I, 522/917; Ali el-Müttakî, VII, 206/18644)

Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, bir hadîs-i şerîflerinde cehennem azâbıyla ilgili olarak:

“Cehennem ateşi, içindekileri yakarak vücutlarını yemeye başlar, kalplerine kadar varınca durur. Cehennemliklerin vücutları eski hâllerine döner. Ateş tekrar onları yakarak yemeye başlar ve kalplerine kadar ulaşır. Bu azap, ebediyyen bu şekilde devam eder. Bu hâl, Allah Teâlâ’nın; «(Hutame) Allâh’ın tutuşturulmuş bir ateşidir ki tâ kalplere kadar işleyip yakar.»[7] âyet-i kerîmelerinde haber verdiği hâldir.” buyurmuşlardır.[8]

Kâfir ve günahkârların cehennemdeki yiyeceği ise, “zakkum ağacı”dır. Âyet-i kerîmelerin ifâdesiyle, cehennemin dibinde yetişen, tomurcukları şeytanların başlarına benzeyen, yendiğinde açlığı gidermediği gibi karında aynen erimiş mâden ve çok sıcak bir su gibi kaynayacağı bildirilen bu ağaç, onların yiyeceklerinden biridir.

Sonra bu yemeğin ardından kendilerine kaynar su ile karıştırılmış bir içecek verilecektir. Onlar da içleri yandığından, susuz kalmış bir deve gibi bu sudan içeceklerdir. Lâkin içtikçe susuzlukları daha da artacaktır. Ardından da çılgın ateşe atılacaklar ve üzerlerine de yine kaynar sular dökülecektir.[9]

İbn-i Abbâs radıyallâhu anh:

“Cehennem zakkumundan bir damla Dünya’ya indirilecek olsa, bütün insanların yiyecek ve içecekleri ifsâd olurdu.”[10] buyurmuştur.

Cehennem ehlinin, ezâ ve cefâ verici bir diğer yiyeceği ise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tasvir edilmektedir:

“O gün birtakım yüzler zelildir. Çalışmış fakat boşuna yorulmuşlardır. Kızışmış bir ateşe atılırlar. Onlara kaynar su kaynağından içirilir. Onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur. O ise ne besler ne de açlığı giderir.” (el-Ğâşiye, 2-7)

Buradan, şiddetli bir açlığın da Cehennem azâbının ayrı bir türü olduğu anlaşılmaktadır. Câbir radıyallâhu anh şöyle anlatır:

“(Yemen’in) Ceyşân (şehrin)den bir adam geldi. Nebiyy-i Ekrem sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’e beldelerinde içtikleri, mısırdan yapılan ve Mizr adı verilen bir içeceği sordu. Nebî sallâllâhu aleyhi ve sellem:

«–O sarhoşluk veriyor mu?» diye suâl ettiler. Adam:

«–Evet.» dedi. Bunun üzerine Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem:

«–Her sarhoşluk verici şey haramdır. Allah’ın, sarhoşluk verici şey içene “Tıynetü’l-Habâl” içireceğine dâir ahdi vardır.» buyurdular. Oradakiler:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! “Tıynetü’l-Habâl” nedir?» diye sordular. Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

«–Cehennem ehlinin teridir veya Cehennem ehlinin usâresidir (kan ve irinidir).» buyurdular.” (Müslim, Eşribe, 72; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5)[11]

Yine Nebiyy-i Ekrem sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kibirli kimseler, kıyâmet günü insan sûretinde, küçük ve kırmızı karıncalar kadar haşrolunacaklardır. Zillet her taraflarından onları saracaktır. Cehennem’deki «Bûles» adı verilen bir zindana sürükleneceklerdir. Onları ateşlerin ateşi kuşatacak ve Cehennem ehlinin «Tıynetü’l-Habâl» denilen kan, irin ve pisliklerinden içirileceklerdir.” (Tirmizî, Kıyâmet, 47/2492; Ahmed, II, 179; Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 557)

Hasan-ı Basrî Hazretleri:

“Cehennemliklerden akan kan ve irinden bir kova Dünya’ya dökülse, yeryüzünde hiç kimse kalmaz, hepsi ölürdü.” buyurmuştur. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 52/34145)

Abdurrahman bin Yezîd şöyle anlatır:

“Atâ el-Horasânî g ile birlikte gazâya çıkardık. Gecelerini namaz ile ihyâ ederdi. Gecenin üçte biri veya yarısı geçtikten sonra çadırından bize seslenerek:

«‒Ey Abdurrahman, ey filân, ey falan!.. Kalkın, abdest alın, namaz kılın! Şu geceyi ibadetle değerlendirmek ve şu gündüzde oruç tutmak; Cehennem’de kan ve irin içmekten ve demirden elbiseler giymekten daha kolaydır! Acele edin, acele edin! Kendinizi kurtarın, kendinizi kurtarın!» der ve tekrar namazına devam ederdi.” (Bkz. Beyhakî, Şuab, IV, 528, V, 417; Ebû Nuaym, Hilye, V, 193; Ahmed, Zühd, s. 309)

Resûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde Allâh’ı inkâr edenlerin, küfürlerinin çeşidine göre cehennemde cesetlerinin ve uzuvlarının büyütüleceğini şöyle haber vermişlerdir:

“(Cehennemde) kâfirin azı dişi veya köpek dişi, Uhud Dağı kadar, cildinin ka­lınlığı da üç günlük yol mesafesinde olacaktır.” (Müslim, Cennet, 44)

“Cehennemde kâfirin iki omuzunun arası, hızlı giden bir süvâri için üç günlük mesafedir.” (Müslim, Cennet, 45)

Kâfirin cehennemde oturduğu yer, Mekke ile Medîne arası kadar olacaktır.[12]

Hiç şüphesiz cehennemde kâfirlerin cesetlerinin bu şekilde büyütülmesi, onlarla cehennemin tamamen doldurulması ve azâbı iyice tatmaları içindir.

Düşünmek îcâb eder ki karıncayı yaratan da fili yaratan da Cenâb-ı Hak’tır. İsteseydi karıncayı fil büyüklüğünde yaratabilir veya fili karınca kadar küçültebilirdi. Yine balinayı da hamsiyi de yaratan O’dur. Cenâb-ı Hak için hiçbir zorluk yoktur.

Dolayısıyla Cenâb-ı Hak kıyâmet günü insanların ebatlarını daha büyük, mesafeleri de daha uzun yaratmaya elbette ki kâdirdir. Yani bu tür rivâyetler, mübâlağa değil, hakîkatin ifâdesidir. Bizlere sahih senetlerle gelen bilgileri aynen kabul etmek durumundayız. Daha evvel de ifâde ettiğimiz gibi âhireti, dünya şartlarıyla anlamaya çalışmamalıyız. Oranın farklı bir âlem olduğunu dâimâ göz önünde bulundurmalıyız.

Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Cehennem ateşi, Cehennem ehlinin bazısının topuklarına, bazısının dizlerine, bazısının kuşak yerlerine, bazısının da köprücük kemiklerine kadar çıkar.” (Müslim, Cennet, 32, 33)

“Kıyâmet günü cehennem ehlinin azâbı en hafif olanı, iki ayağının altına iki kor parçası konularak bunların tesiriyle beyni kazan ve güğüm gibi kaynayan kimsedir.”[13] “…Bununla birlikte o, hiç kimsenin kendisinden daha şiddetli bir azap görmediğini zanneder. Hâlbuki kendisi, cehennemliklerin azâbı en hafif olanıdır.” (Müslim, Îmân, 364)

Katâde -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

“Bir kimse cehenneme sadece bir kovanın suya daldırılıp çıkarıldığı an kadar bile girse, bu bile çok büyük bir azaptır.” (İbn-i Ebi’d-Dünyâ, Sıfatü’n-Nâr, s. 108, no: 164)

Cehennem ehlinin giriftâr olacağı en büyük azap ise, Cemâlullâh’ı temâşâ ve Allâh’ın rahmet nazarına mazhar olma nîmetlerinden mahrum bırakılmaları olacaktır. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Hayır! Muhakkak ki onlar o gün Rab’lerinden (O’nu görmekten) mahrum bırakılacaklardır.” (el-Mutaffifîn, 15)

Cehennemlikler, aynı şekilde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet nazarına da nâil olamazlar. Ebû İmrân el-Cevnî şöyle buyurur:

“Allah Teâlâ bir insana nazar ederse, mutlakâ ona rahmet eder. Cehennem ehline de bakmış olsaydı, onlara da mutlakâ rahmet ederdi. Lâkin Cenâb-ı Hak onlara bakmayacağına hükmetmiştir.” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 314)

Resûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz cehennemde azap gören bazı günahkârların hâllerini ise şöyle haber vermişlerdir:

“Mîrac gecesi, bir kısım insanlara uğradım ki karınları evler gibi iri idi. Karınlarının içi yılanlarla doluydu ve bunlar dışarıdan görünüyordu. Ben:

«–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?» diye sordum.

«–Bunlar fâiz yiyenlerdir!» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58) Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Mîrâc’a çıkarıldığımda, bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve sadırlarını tırmalayan bir topluluğa rastladım.

«–Ey Cebrâil! Bunlar kimlerdir?» diye sordum.

«–Bunlar, (gıybet ederek) insanların etlerini yiyen ve onların ırzlarına (şeref ve haysiyetlerine) dil uzatan kimselerdir.» cevâbını verdi.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878; Ahmed, III, 224)

Kulu Allâh’ın rahmetinden uzaklaştırıp gazab-ı ilâhîye dûçâr eden günahlara dalmış olanlar, bir an evvel nedâmet gözyaşlarıyla tevbeye sarılmalı, ilâhî rahmetten aslâ ümit kesmeyip samimiyetle af dilemelidirler. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (ez-Zümer, 53)

Câmilerde cenâze namazlarından önceki vakit namazının ardından müezzin efendiler ekseriyetle bu âyet-i kerîmeyi tilâvet ederek elleri duâya kaldırırlar. Evet, Allâh’ın rahmetinden ümit kesilmez, O bütün günahları affeder. Lâkin bunun bir şartı vardır. O şart da hemen peşinden gelen âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyrulmaktadır:

“Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslîm olun, sonra size yardım edilmez.” (ez-Zümer, 54)

Yani vakit kaybetmeden hemen tevbe ederek Cenâb-ı Hakk’a yönelmek ve ölüme günahlar içinde yakalanmamak îcâb eder.

Cenâb-ı Hak kullarından “tevbe-i nasûh” yani ihlâslı/samimî bir tevbe istemektedir. Kulun vazifesi, günahından nefret ederek ve ona bir daha dönmemeye azmederek pişmanlıkla tevbeye yönelmek; ardından da tevbesinin kabûlü için dâimâ Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmektir. Kulun tevbesini, Rabbimiz dilerse kabul buyurur. Zira duâların ve ibadetlerin kabûlü gibi, günahların affı da O’nun dilemesine bağlıdır.

Diğer taraftan; “nasıl olsa tevbe ederim ve affolunur” düşüncesiyle günahlara dalmaktan da son derece sakınmak gerekir. Zira bu, nice insanın içine düştüğü şeytânî bir tuzaktır.

Cenâb-ı Hak, kullarını bu azap tuzağına sürüklenmekten îkaz sadedinde, âyet-i kerîmelerde şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Allâh’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!” (Fâtır, 5)

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin! Bilin ki, Allâh’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın! O aldatıcı şeytan da, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokmân, 33)

Demek ki Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin sonsuz olduğu gibi, azâbının da son derece şiddetli olduğunu hiçbir zaman unutmamak lâzımdır. Zira Cenâb-ı Hak “Rahmân” olduğu gibi, aynı zamanda “Kahhâr”dır.

Âyet-i kerîmede tavsif edildiği üzere Cenâb-ı Hak:

“Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azâbı çetin olandır!..” (el-Mü’min, 3)

Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu gibi kahrının da, cemâli gibi celâlinin de her an tecellî edebileceğini düşünüp dâimâ takvâ üzere bir kulluk hayatı yaşamaya gayret etmek elzemdir.

Birçok âyet-i kerîmede bildirildiği üzere[14] Allâhʼın rahmetinden ancak kâfirler ümit keserler. Lâkin Ferîdüddîn Attâr gʼin Pendnâme’sindeki ifâdesiyle; “Allâhʼın azâbından korkmadan yaşayanlar da müʼmin değil, mutlak kâfirdirler.”
HELÂK EDİLMEYİ İSTERLER

Cehennemdeki acı azâbı tadan kâfirler, orada ölmeyi, mahvolup yok olmayı isteyeceklerdir. Lâkin bu mümkün olmayacaktır. Ne öldüren, ne de hayatta bırakan, usandırıcı bir azâb içerisinde kıvranıp duracaklardır. Ölemezler ki kurtulup gitsinler!.. Azapları dinmez ki hayatın tadına varabilsinler!..

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“En büyük ateşe girecek olan bedbaht kimse ise öğütten kaçınır. Sonra o, ateşte ne ölür ne de hayat bulur.” (el-Aʻlâ, 11-13)[15]

“Şüphesiz mücrimler Cehennem azâbında ebedî kalacaklardır. Azapları da hiç hafifletilmez ve onlar orada bütün ümitlerini keserler. Biz onlara zulmetmedik, fakat asıl zâlim kendileri idi. Orada:

«–Ey Mâlik! Rabbin işimizi bitiriversin (bizi yok etsin)!» diye feryâd ederler. O da onlara:

«–Siz hep burada kalacaksınız!» der.” (ez-Zuhruf, 74-77)[16]

Bu yardım çığlıklarının tasvir ettiği manzara, azaptan son derece bunalmış ruhlar ve her an tattıkları tarifsiz acıdan dolayı bitmiş ve tükenmiş bedenlerdir. Onların taleplerine verilen cevap ise, kendilerine zerre kadar değer verilmediğini, bilâkis aşağılandıklarını göstermektedir.

Yine âyet-i kerîmelerde cehennem ehlinin faydasız haykırışları şöyle bildirilmektedir:

“Cehennem ateşi uzak bir mesafeden kendilerini görünce, onun öfkelenişini (müthiş kaynamasını) ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlı olarak onun (Cehennem’in) dar bir yerine atıldıkları zaman, orada;

«–Yetiş ey helâk!» diye haykırırlar. (Fakat onlara, istihzâ ve istihkār edilircesine şöyle denir:)

«–Bugün (yalnız) bir defa helâki çağırmayın, (bilâkis) birçok defalar helâke seslenin!»” (el-Furkân, 12-14)

Yani kâfirler, Cehennem’deki şiddetli azâba çarptırıldıkları zaman, helâk edilmeyi ve böylece yok olup gitmeyi cân u gönülden temennî edeceklerdir. Lâkin o çetin azaptan ölüp de kurtulmalarına imkân yoktur. Nitekim şöyle buyrulmuştur:

“…Orada kendisine kanlı-irinli su içirilir, yutmaya çalışır ama boğazından geçiremez. Her taraftan ona ölüm gelir fakat ölmez! Bunun ardından ise daha ağır bir azap gelir.” (İbrahim, 16-17)

Kur’ân-ı Kerîm’de azap tasvirleri, nîmet tasvirlerinden daha tafsîlâtlı bir şekilde yer almaktadır. Azap sahnelerinin daha teferruatlı anlatılması ise, hissiyât üzerinde daha tesirli ve nefs için daha korkutucu olması sebebiyledir.[17]

Nitekim sahâbe-i kirâmdan Şeddâd bin Evs -radıyallâhu anh- geceleyin yatağa girer, sağa-sola döner, ancak bir türlü gözüne uyku girmezdi. En sonunda:

“Allâh’ım! Cehennem korkusu uykumu kaçırdı!” diyerek kalkar ve sabaha kadar namaz kılardı.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 264)

Yine tâbiîn neslinin sâlihlerinden Sıla bin Eşyem g, gece olduğunda sık ağaçlı bir ormana gidip Allâh’a ibadet ederdi. Bir gün biri bunu fark etti ve gizlice onun ibadetini izledi. Sıla g’in sabaha kadar ibadetle meşgul olup seher vakti gelince de şöyle duâ ettiğine şahid oldu:

“Allâh’ım! Şüphesiz ki Sıla’nın Sen’den cenneti istemeye yüzü yoktur. Lâkin lûtfunla beni cehennemden muhâfaza eyle!” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 240)